• 13 Eylül 2018, Perşembe

12 EYLÜL 1980

Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyorum.

Bir süreden beri tam olarak anlam veremediğimiz garip bir hareketlilik var…

Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ABD’ye gitti.

Her akşamüzeri, üst yönetim kadrosu İlhan abinin (Selçuk) odasında toplanıyorlar, sohbetleri saatler sürüyor.

Birkaç ay öncesine kadar böyle toplantılar olmazdı.

Şimdi niye yapıyorlar ki?

Hepimiz meraklı melahatı oynuyoruz.

12 Eylül saat 05:00 sıralarında telefon çalmaya başladı. Telaşla uyandım.

Telefon salondaydı, oğlum Altar uyanmasın diye gece lambasının ışığında salona doğru yürürken evin önünde hareket halinde karartılar gördüm.

Bir taraftan telefona giderken, bir taraftan da gördüğüm karartıların ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Telefonu kaldırdığımda, Milliyet Gazetesi teknik serviste çalışan alt kat komşum Recep Yongacı’nın sesiyle irkildim.

-Baba, ihtilal oldu; her tarafta asker dolu. Eve gelemeyeceğim. Necla’ya (eşi) haber verin olur mu?

Telefonu kapattıktan sonra mutfak penceresinden dışarıyı gözetledim.

Eve her tarafta silahlı askerler dolaşıyorlardı.

Bu arada telefon bir daha çaldı, açtığımda Cumhuriyet’in gece servis nöbetçisi Selahattin aynı şeyi söyledi.

Işıkları yakmadan evin dört bir yanındaki pencerelerden çevreyi gözetlemeye başladım.

Gün ışırken, 06:30 vapuruna yetişmeye çalışanların askerler tarafından durdurularak evlerine geri gönderildiklerini gördüm.

Annem, babam ve kardeşlerimin oturdukları ev bana yakındı.

Eşime ve oğluma merak edilecek bir şey olmadığını, durumu babama da bildirmek için evden çıktım.

Amacım durumu babama bildirdikten sonra evime dönmekti.

Evden çıktığımda askerler durdurdular.

Üzerimde Cumnuriyet Gazetesi yazan sarı basın kartımdan başka kimlik yerine geçebilecek bir belge yoktu.

İhtilal ya da askeri darbe hangisi olursa olsun.

Sol darbe ise Cumhuriyet yazan sarı basın kartım başıma iş açmayabilirdi.

Sağ darbe ise ev yerine askeri merkeze götürebilirdim.

Bu karışık düşünceler içinde önüme çıkan asker bana eve dönmemin gerektiğini söyledi. Ben de babamın evinin çok yakında oturduğunu ve onlara haber verdikten sonra evime döneceğimi söyledim.

Askerler bana inandılar.

Babamın ilk sorusu:

-Gazeteye gidecek misin?

-Baba gazeteden haber gelmedi, bekleyeceğim.

-Tamam sen çocukları buraya getir.

Eve döndüğümde eşimin moralinin çok bozuk olduğunu gördüm. Ona bazı şeyler söyledikten sonra babamlara gidebileceğimizi söyledim. Rahatladı.

Oğlum Altar ise akla hayale gelmedik sorular soruyordu:

-Baba ihtilal ne?

-Baba bu askerler bizim eve girerler mi?

-Baba okula gidecek miyim?

Saat:11:00’e doğru gazeteden aradılar.

-Hazırlan Anadolu yakası servisi seni de almaya gelecek.

Eşimi ve oğlumu babaevine bıraktıktan sonra gazetenin servisiyle işe gittim.

Merak ediyordum, nasıl oldu da bu kadar kısa zamanda ihtilal ya da darbe yumuşadı.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi herkes işinin başındaydı; ama hiç birimiz bir şey yazmıyorduk.

Radyolardan ve askeri araçlarla sürekli bildiriler geliyordu.

Ajansların geçtikleri haberleri okuduktan kısa bir süre sonra yayın yasağı geliyordu.

Gazetenin servis otosunun geçtiği her yerde tanklar, asker kulübeleri, kum torbalarından yapılmış mevziler görüyorduk.

Fotoğraf makinası olanlar gördüklerimizi çekiyorduk.

Ben 10-15 pozluk sarma film kullanıyordum. Kaset dolunca, makinadan çıkarıp oturduğum koltuğun altındaki döşemenin bir yerine saklıyordum.

Çektiğimiz fotoğrafları sıkıyönetimin izni olmadan kullanamayacağımızı biliyorduk; ama serde gazetecilik var ya çekiyorduk; çünkü arşiv denilen bir hafıza depomuz vardı.

Kontrol noktalarından geçerken aracı durduruyorlardı. Nazikçe fotoğraf makinalarımızı alıp, kapaklarını açarak filmi yakıyorardı.

Ben saklama yöntemiyle 4-5 kaset film kurtarabilmiştim.

12 Eylül’de bir ya da iki gün sonra malum çevreler Kenan Paşalarına ve konsey üyelerine yağ yakma, yalakalık yapma yarışına girdiler.

Hangi semtte hangi kahveye girsek herkes televizyonun başında Kenan Evren paşasını dinliyor, sanki paşası onu gözetliyormuş gibi de alkışladığı yetmiyormuş gibi bir de ayağa kalkarak alkışlıyordu.

Tam bir orta oyunu sahnesi…

Cumhuriyet üst yönetiminin akşamüzeri toplantıları kaldığı yerden devam etmeye başladı.

İlhan Selçuk, Oktay Kurtböke ağabeylerimiz artık oda da değil istihbarat servisinin içinde düşündüklerini paylaşıyorlardı.

Vurgulanan mesaj: “KARAMANIN KOYUNU SONRA ÇIKAR OYUNU’’ idi.

Gece yarısı insanlar evlerinden alınıyorlardı; ama bu konuda herhangi bir açıklama yapılmıyordu.

Ve yazamıyorduk; çünkü

YASAK!

YASAK!

DEMOKLESİN KILICI GİBİ TEPEMİZDE DURUYORDU.

Biz en çok İlhan ve Oktay abinin götürüleceğinden korkuyorduk; ama bunu kendi aramızda bile dillendirmiyorduk.

Ve ne yazık ki, 12 Eylül askeri darbesine de alışıldı.

Hatta alkışlandı…

Esas olan 12 Eylül’den sonra yapılan uygulamalardı.

O acıları yaşayanlar bilir.

Onların anlattıklarını dinlerken onlar kadar olmasa da çeşit çeşit acıyı bizlerde yaşadık.

Size cinsel organlarına cop sokulan bir kadının duyduğu acıyı anlatmasından ne kadar etkilene bilirsiniz ki?

Size cinsel organlarına elektrik verilen bir erkeğin duyduğu acıyı anlatmasından ne kadar etkilene bilirsiniz ki?

Kadın ya da erkek fanilasını çıkardığında vücudunun her tarafında söndürülmüş sigaraların bıraktığı yanık izlerinden elek gibi olmuş bedenlerini görüp fotoğrafını çektiğinizde siz ne hissede bilirsiniz ki?

12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 38 yıl geçti…

Çok daha uzun yıllar geçecek; ama izleri hep kalacak…

Darbenin güler yüzlü PİNOŞE’si KENAN EVREN’in

Yaşını büyüttürerek astırdığı

ERDAL EREN’i

Unutabilecek misiniz? 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
12 / 7 Bulutlu
Yarın: 16/9 Çok bulutlu