• 30 Ekim 2018, Salı

SÜRÜ

Konuşmaya, yazmaya, okumaya, başladığım günden beri elimden geldiğince doğrusunu yapmaya özen gösteririm.

Türkçemizeki, sözcüklerin anlamlarına uygun yerlerde kullanılıp kullanılmadığına dikkat ederim.

Örneğin:

SÜRÜ sözcüğü…

SÜRÜ sözcüğü hayvanları için kullanılır, insanlar için değil.

‘’bir sürü koyunu mezbahaya getirdiler’’ uygundur; ama

‘’bir sürü insan bir araya toplanmış’’ tümcesi yanlıştır.

Bir süre öncesine kadar, SÜRÜ sözcüğünü İNSANLAR için kullananlara kızıyor, eleştiriyordum.

Friedrich Nietszche’nin SÜRÜ sözcüğünün anlamı hakkında yazdıklarını okumuş olmama karşın, insanları sürünün bir parçası gibi göstermenin saygısızlık olabileceğini düşünerek yaşadıklarımıza, yaşamakta olduklarımıza rağmen, salt Türkçenin kurallarına uymak için görmezden gelmenin de gözden geçirilmesi gerektiğini anladım.

Yani, bir insan ya da insanlar sürü psikolojisi içinde hareket ediyorlarsa bunu ifade etmekten kaçınmamalı.

Nietszche diyorki:

‘’Sürü dünyaya egemendir ve özgür olanı dışlayan bir tavırla hareket eder.

Bu tip insanlar hayatın sertliğine karşı tek başlarına karşı koyamaz.

Mutlaka bir çobana ihtiyaçları vardır.

Büyüğü dinler, koşulsuz sorgulamaksızın saygı gösterirler.’’

Bu sözden yola çıkarsak çevremizdeki SÜRÜ insanlarını rahatlıkla görebiliriz.

Nazım Hikmet, Nietzsche’nin görüşlerine imzasını atar gibi aşağıdaki şiiri yazmış.

Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nietszche sözlerinin, Nazım Hikmet’in şiirinin derinliklerine indikçe bugünlere nasıl gelindiği açığa çıkıyor.

Peki çaresi ne?

Artık Bandırma gemisi gelmeyecek.

İçinden Mustafa Kemal çıkmayacak.

Mustafa Kemal; ATATÜRK oldu.

 

ATATÜRK, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni kurdu.

Ve dediki:

 

‘’Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! ‘’ 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
9 / 0 Az bulutlu
Yarın: 13/7 Sağanak yağışlı