• 13 Kasım 2018, Salı

EYLÜL KOKUSU

Eylül geliyor ya bir sıkıntı büyüyor içinizde, bir hüzün kaplıyor her yere… Deniz dalga dalga ak köpükler savururken balıklar çırpınıyor sularda. Martılar çığlık çığlığa balıkların peşinde, kuşku dalga dalga yayılıyor o anda...Çevrenizde belki de bir eylül kokusu var...

Gözlerinizin büyüdüğünü, ellerinizin titrediği anlar. Savaşı, sömrüyü, düşlerimizde yok edebilir miyiz, güneşi, havayı ve suyu çağırarak?

Bir kadın yaşamın gölgesinde sevdayı arıyor durmaksızın, bir adam kuşları salıveriyor kafeslerinden, bir çocuk kâğıttan kayıklarını sulara bırakıyor... Yağmur mu yağıyor yoksa fırtına mı esiyor bilemiyoruz. Yorgun muyuz yoksa âşık mıyız anlayamıyoruz...

Sonbaharın serinliğinde mavi sabahlarda uyanmayı seviyorum, saçlarını okşamayı arzuluyorum... Geceler incir sıcağı buralarda uyuyamıyorum... Öyleine durgun ki ortalık, ne trenler geçiyor istasyonlardan ne de beyaz gemiler yanaşıyor limana. Çocukluğumu, güvercinleri uçurduğumuz sabahları da arıyorum... Görünce titrediğim, hiçbir şey söyleyemediğim sevgililerimi arıyorum. Kimileri çoktan uçmuş sonsuzluğa… Kitapları okuyup değiştiğimiz, tiyatroya, sinemaya gittiğimiz günleri düşünüyorum…

Bir iki dakika konuştular ve ayrıldılar...

Deniz kenarında, ayaklarını ak köpüklü dalgaların yaladığı bir kadın yaşanmamış hikâyeler anlatıyor… Düşünüyorum, hikayenin kahramanı ben gibi… Dalıp gidiyorum ıraklara. . . Gün doğdu doğacak, ay eylül... Allan Poe’nin Annabel Lee, şiirini mıraldanıyor dudaklarım. “Senelerce senelerce evveldi / Bir deniz ülkesinde / Yaşayan bir kız vardı bileceksiniz / İsmi; Annabel Lee / Hiç birşey düşünmezdi sevilmekten / Sevmekten başka beni / O çocuk ben çocuk, memleketimiz / O deniz ülkesiydi / Sevdalı değil karasevdalıydık / Ben ve Annabel Lee…” İçimiz titrerdi.

Nasıl da geçiyor yıllar, o karartılar dimdik yükselen tepeye karşı; büyür büyür ya da hemen küçülüverirlerdi… Saçlı sakallı sis içide ağaran, insanca ağlayan; ışık içinde dağa adım adım kayarlardı gözlerimiz. “Ey gemiciler, ey üzgün kadınlar, can yoldaşlarım benim! Bari sizler beni hatırlayın! Sizler tutun ellerimden! Kurtarın tüm insanları yalnızlığından.”

Yaprakları sarartan bir güz limanı; kalabalıkta el el yaprak savuruyordu. sevdanın hınzırlığı gözlerini vuruyordu... Hep kaçtın sevişmelerden, kaçıyordun menekşelere aldırış etmeden... Gözlerinde deniz, gözlerinde gemi... Gözlerinde çırılçıplak çocuklar... Rüzgâr esiyor rüzgâr, meltemdir, güzel dünya üzerinde matemdir...

Ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiiri çöreklenip oturur yanınıza. “Yaş otuz beş! yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,/ Gözünün yaşına bakmadan gider. / Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? / Benim mi Allahım bu çizgili yüz? / Ya gözler altındaki mor halkalar?/ Neden böyle düşman görünürsünüz, / Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?” Aynalar ayını aynalar, dostlar aynı dostlardır da evrenin gibi, bu hale getirmiştir bizi. Kalbinizin üç köşesi yangın yeri, perişan; isyan değil arzudur şimşek şimşek parlayan...

Gözlerini kapattığında Mehmet Rauf’un Eylül romanı gelir ususma. Pisikolajik, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergiler. Şahısların ruh hallerini çok iyİ bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Yalnız biraz ağır olduğu için okurken zorluk çekilmekte ve bu yüzden biraz da okuyucuyu sıkmaktadır. Konu olarak Süreyya, onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey aralarında geçen olayları anlatmaktadır. Bu romanı okuyanlarda zaman zaman intihar olaylarının görülmesi yasaklanmasına neden olmuştur. Kısa bir bölümü verelim.

“Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.

Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.” Yaşam, dalgalı bir çırpınıştır kimilerine göre.

Gözlerimizi kapattığınızda akşamüstü yağmurları başlıyor... Ellerimi arıyor bir kadın dalgınlığın gurbetinde... Canevinde aydınlanmış gözleri var onun; sokaklarda koşturan çocukların tutkusu var... Varlığımın yetişemeyeceği gelecek zamanlarda düşlerim karşıma çıkıyor birden... Ben onunla konuşuyorum, ayaküstü sadece bir iki dakika... Sonra başımı alıp gitmeliyim çok uzaklara... Ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda...

Acılar unutulduktan sonra dönmeliyim... Biliyorum sevgileri yarınlara bıraktınız, aynalara meraklı çocuklar gibi saçına sakalına hayran kaldınız... Biliyorum siz geniş zamanlar umuyordunuz; çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek; siz yarım kalmış masallarda aşkı arıyordunuz... Sizin gizli bahçenizde açan çiçekleriniz vardı, gecelerde ve yalnız... Bilmiyorum siz hiç sevdayı yakaladınız mı; hiç vaktiniz oldu mu âşık olmaya?

Siz hiç ağladınız mı?

Bizler, aramıza katılan bir çocuğun doğumunda sevinir, bizi yaşama getiren büyüğümüzün ölümle aramızdan ayrılışına üzülürüz. Bir tadımlık su gibi bitiveren bu eşsiz yaşamı; sevmeyi sevilmeyi, çoğalmayı, görmeyi görüşmeyi, koklamayı, öpmeyi, yatmayı uyumayı, yürümeyi, koşmayı, yüzmeyi, uçmayı, duymayı duyurmayı, yazmayı, okumayı, gezmeyi, araştırmayı, buluşları, yenileşmeyi, alış-verişi, giyinip kuşanmayı, satmayı satın almayı, yarışı yarışmayı o denli severiz ki bu yaşamın hiç bitmemesini isteriz.

Yaşam bize öyle doyumsuz gelir ki, bunun hep sürmesini, ya da birinin bitip diğerinin daha da güzel koşullarda başlamasını dileriz. İşte tam bu duygularla donanmışken, ortaya din adamları çıkıp. “Biz size bu dilekleriniz sağlarız,” derler. Şaşırır, büyük bir umutla onları dinleriz. “Nasıl? “ “Eğer bizim çömezimiz-müridimiz olur, bizim inancımıza-dinimize girerseniz, size ikinci bir yaşama götürürüz.” Bir de onlar sömürmek ister yakalamışken. Kendi cennetini bırakıp düşersin hayal aleminin cennetine.

Bunu sağlamak için kanıtı olmayan, ancak tartışılmaz, irdelenmez, sorgulanmaz olan birçok kalıba uymanız istenir. İkinci yaşamı “cennet”, eğer bu kalıptan, onların izinden çıkarsan kıyın-ceza kesilen yer olarak “cehennemi” anlatırlar. Bir kişi onları izlemeye görsün, onların peşinden sürüklenir gider. Sanki bir sürü koyununa ot tutularak peşinden getirilmesi gibi. Dur de durur, yürü der yürür, ver der verir, öl der ölür. Bir süre sonra ona bağlı, ayrıca bağımlı olur. Bilmediği duygu, düşünce ile davranışların savunucusu olur. Böylece, bilinmez varsayımlar üzerine kurulmuş bir inanç geleneği oluşur. Özünde tümü de bir olsa da, küçük ayrılıklar, ayrı inanç birlikleri oluşturur. Bunlar arasında dostluk değil, düşmanlık ağları örülür. Bu öyle düşmanlıktır ki, yaratan ile inançları adına birbirlerini öldürmeye, kanlarını içmeye kadar varır. Tıpkı bugün birçok örneğini komşu ülkelerde yaşadığımız gibi.

Her Eylül birşeyler anlatır düşünen, sorgulayan beyinlere… Düşünmez insanlar, görsel yaşarlar. An’ı bitmez tükenmez sanırlar. Evren sürekli değişim içinde, biz de değişiyoruz an be an. Bir tadımlık düştür yaşam. Kini, nefreti silerek ufkundan, sevgi çiçekleri ek, durmadan. Sevgiğin, sevidiğin kadardır yaşamın…

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
13 / 8 Sağanak yağışlı
Yarın: 12/4 Güneşli