• 18 Eylül 2018, Salı

YILDIZLAR GÖZ KIRPAR

Güneş, önce ateş topuna dönüştü, sonra ufoya… Birileri uzayın derinliklerine aldı götürdü. Ardından Doğa Ana’mız aldı fırçayı, boyayı, durmadan sürüyor ufkun tuvaline… Gökyüzüyle mavi deniz kızıla dönüştü. Kirli eller sanki vurdular hançeri Güneş’in yüreğine. Denizin içinde eriyen kızıllık morlaştı morlaştı, sonra perde perde siyahlaştı. Karardıkça karardı her yer... Gün doğdu yılanlara, çıyanlara, yarasalara…

Deniz, sevdalı yıldıza. Vuruyor durmadan başını kayalara. Ak köpükler uçuşurken zifiri karanlıkta, insanın içini ürpertiyor denizin kükremesi. Yıldızlar, kıyamadı denize. Kıpır kıpır göz kırpıyor gökyüzü. İşte Büyük Ayı, Ülker, Saman Yolu..ve yıldızlar denizi. Gizemli bir giz perdesi… Balıkçılar attılar ağlarını denizin yüreğine. Çoban ateşi yaktılar sanki, dağ dağ, tepe tepe… Karanlığın can evine çakarken deniz feneri, uzadıkça uzuyor ışık kümeleri… Kale duvarına çöküvermiş Yıldız. Gözleri yıldız yıldız. Fenerin ışığı vurdukça aydınlanan bir yüz. Cansuyu yürürken yüreğine, ışıldadı gözleri. Yumuşak, zor duyulan bir sesle anlatmaya başladı...

“Babamın ailesi annemi hiç istememiş.” Bu gavur kadını nereden buldun geldin?” demişler. Ben, O gavur kadının kızıyım. Babam Ahmet Naci, prensler gibi yetişmiş; varsıl, seçkin bir ailenin oğlu. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca’da beyaz saçaklı, işlemeli tavanlı bir köşkte yaşıyor. Babam Ahmet Naci’yi iyi bir öğrenim görsün diye İskoçya’ya yollamışlar…

Babam eğitimini tamamlamış yurda dönecek. Londra’daki bir kabul töreninde yanına çok güzel bir İngiliz kadın oturuyor. Babama bakıp gülümsüyor. Belli etmemeye çalışsa da babamın yüreğinde bir sızı başlıyor. Aslında sızı dişinde. Yüzü arı sokmuş gibi şişmiş. Olga da bu şiş suratlı adama görür görmez vurulmuş.

Olga, Hyde Park’ta ata bindiğini söyleyip, oradan ayrılıyor. Ahmet Naci Bey ertesi sabah soluğu söylenen parkta alıyor. Birlikte at biniyorlar. Yemeğe gidiyorlar. Gözleri birbirine kenetlenmiş sanki ayrılamıyorlar. Yıldırım aşkı denilen şey herhalde böyle bir şey. Babam öğrenimini tamamlamış, diplomasını almış, ülkesine dönüp hariciyeci olarak göreve başlayacak, ama çaresiz. Elinde olsa onu cebine koyup Türkiye’ye götürecek. Zaman kısıtlı olduğu için, yeri ve zamanı uygun olmasa da Olga’nın ellerini avucunda sıkıca tutarak; "Benimle evlenir misin? Türkiye’ye gelip çocuklarımın annesi olur musun?" diyor. Olga dünden razı. Bir çığlık atıyor; "Çok isterdim ama ne yazık ki olanaksız!" diyor. Babam çıldırmış, onu omuzlarından sarsarak soruyor, "Neden?" diye. Gözleri nemlenen Olga anlatıyor: "Ailesinin gezginci bir tiyatro kumpanyası olduğunu. Anne ve babasının oyuncu olarak çalıştığını. Babası ölünce annesinin bir başka adamla Avustralya’ya kaçtığını. Çaresiz kalan anneannenin onu on altı yaşında savaşa giden bir gençle evlendirdiğini. Eşinin savaştan dönmediğini. Hamile kalan kendisinin Jack adında bir minik yavrusunun olduğunu, anlatıyor da anlatıyor…”

Olga kendini geri çektikçe babam ona sıkı sıkıya sarılıyor. "Hiçbiri sorun değil!" diye bağırıyor. "Asla bırakmam sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz; Türkiye’ye gidiyoruz…"

Koca Osmanlı Devletinin çatırdadığı, işgal yılları. Düşmanlar el birliğiyle ülkemizi bölmeye çalışıyorlar. Acıların katmerlendiği zor ve karışık yıllar. Bizimkiler Sirkeci’ye gelir gelmez, bir gemiyle Üsküdar’a geçiyorlar. Annemin nefesi kesiliyor İstanbul’un güzelliği karşısında. O büyülü boğaza bakmaya kıyamıyor. Savaş da ne oluyormuş yani… O, dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş…

O’nun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca’ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Saçakları oya gibi işlenmiş, beyaz köşke…. Her güzel şey mutluluk getirmez insana”. Dalıp gidiyor anıların derinliklerine. Fenerin ışığında belli belirsiz görünen yüzüne bakıyorum. Gözleri karanlığın derinliklerine kilitlenmiş. Sayıklar gibi anlatmaya devam ediyor.

Babamın ailesi istemiyor bu gavur karıyı. Annem ne yaptıysa kendini sevdiremiyor. Nedim ağabeyim doğduğunda babaannem bebeği severken; "Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!" diye seviyor. Bengisu sandıkları bu güzellikler zamanla bir kabus olup üstlerine çörekleniyor. Annem, sevgisi uğruna her zorluğa göğüs geriyor. Sevdiği adam uğruna kara çarşafa giriyor. Müslüman oluyor. Nadide adını alıyor. Nüfus memurları; “Dini Müslüman, adı Nadide. Bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazılmış. Olsa olsa Bandırma’dır,” deyip Bandırma yazıyorlar. Bizim Londralı Olga, Bandırmalı Nadide oluyor.

Anadolu’nun ateşle boğuştuğu günler. Mustafa Kemal’in önderliğinde, binlerce şehidin canı, kanı pahasına kazanılmış özgürlük. Babam Ahmet Naci Bey, Lozan’da İnönü’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi bir eğitim görmüş, geleceği olan bir genç. Kim bilir memleketimize daha ne yararlı hizmetleri olacaktı ama olmuyor. Yeni bir yasa çıkıyor. “Dışişleri görevlilerinin eşi yabancı olamaz.” Bu yasa babamların yaşantısını altüst ediyor. Bir burgacın içinde çırpınmaya başlıyorlar. İsmet İnönü, babama pratik bir formül öneriyor.;” Resmen boşan ama birlikte yaşa.” Diyor. Öyle yapıp birlikte yaşayanlar var. Ama babam bunu, aşkı uğruna memleketini, ailesini bırakan eşine bir hakaret olarak düşünüyor. "Hayır efendim. Mesleğimden vazgeçerim ama eşimden vazgeçemem!" deyip görevinden ayrılıyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor. Gazetelerde tercümanlık gibi… Asıl mesleğinden ayrılınca babamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de…

Sonbaharın erken geldiği, yaprak dökümünün tez başladığı yıllar. Yoksulluk diz boyu…. Çamlıca’daki köşkte en son ben doğmuşum. Evde ne varsa satılmış. Beni saracak bez bulamıyorlar. Ardından da köşk satılmış. Ben kendimi bildi bileli yoksulluk içinde yaşadık. Ama ne yoksulluk… Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı şeyler geliyor gözümün önüne. Bir evden bir başka eve taşınıyoruz daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne, sürücünün yanına oturur. Arkaya soba boruları, tel dolaplar, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara’da, İstanbul’da semtin en yoksul yerlerinde yaşadık. Aile nüfusumuz da durmadan artıyor. Annem aklınca Türk kadınlarını eleştiriyor. "Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyorlar!” diye. Aman anne biz de altı kardeşiz, diye seslendiğimde susup, duymazdan geliyor…"

Yıldız Kenter Türk tiyatrosunun en büyük oyuncularından biri. Sıra dışı bir kadın. Anlattıklarına insanın inanası gelmiyor. Limana yaklaşan geminin ışığı önce kale burçlarını, sonra Yıldız Hanımın yüzünü aydınlatıyor. Saman sarısı şelale saçları dalga dalga… İyice büyüyen gözleri yutuyor karanlıkları. Anlatmayı sürdürüyor.

"Dışardan bakınca İngiliz gavur bir ana, sürekli sarhoş bir baba… Kimsenin göremediği bir yanımız vardı. Yoksul ama sevgi dolu bir yuva. Babam içmediği anlarda inanılmaz iyi bir insandı. Oldukça centilmen… Annemin tertip düzenle pek ilgisi yoktu. Evimiz oldukça dağınıktı. Tüm yoksulluğumuza karşın evimizde bir yardımcı olurdu.. Parayı nereden bulurduk, para ödenir miydi onlara bilmiyorum. Yardımcılar bizim evde yatarlardı. Üstüne üstlük sokak köpekleri, kediler de bizde kalırdı. Garip bir aileydik. Etraftan biraz tuhaf bakarlardı.

Hiç unutamıyorum. Annemle babam yine kavga ettiler. Babam hepimizi evden kovdu. Çok sarhoştu. Annem de hepimizi toparlayıp babamın arkadaşlarından birinin evine götürdü... Eee… Orada kalacak halimiz yok ya akşam geri döndük. Tüm komşular pencerede. O da ne! Babam evdeki üç beş parça eşyayı da kapının önüne yığmış. Komşular soruyorlar; “ Ne oluyor?” diye. "Evde badana var da..." diyoruz. Babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada aç kapıyı diyoruz babam açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler, tuzluklarla birlikte kapının önünde bekliyoruz.

O kadar doğaldı ki bizim ailede… Nasıl olsa babamın sarhoşluğu geçer, açar kapıyı. Babam alkolik diye hiç utanmazdım. Onu öyle kabullenmiştik. Sarhoş, marhoş babamızdı. Başımızın üzerinde yeri vardı. Sonraları Müşfik de babasının yolunu seçti. Biraz duraksadı. Yüzüme bakarak anlatmayı sürdürdü.

"Bizler bir sevdanın ürünleriydik. Bu sevdanın bedelini en çok da babam ödedi. Kendini içkiye verdi. Çok güçlü biri de değildi. Ayıkken elindeki parayı kapmak ister, üzerine çıkıp boğuşurduk. Annem hemen bağırırdı; “Sevgili kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!" diye saldırırdı bize. Annem yaşamı boyunca Ahmet Naci’sini hep korudu. Bizden bile…

Babamla annem birbirlerine öylesine vurgundular ki birbirlerinden hiç şikayetçi olmadılar. Bir gün İngiliz Sefareti’nden adamlar geldi bizim eve. Sivri burunlu ayakkabı giyen şık adamlar… Güya bizi kurtaracaklar. İngiltere’ye yollayıp orada eğitim yaptıracaklar. Annem onları evimize sokmadı , kapıdan gönderdi. Babamı görmelerini de engelledi. Babam içerde sarhoş yatıyordu. "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada babalarının yanında büyüyecekler!" dedi.

Annem de babam da her zaman aklını kullanan insanlar değildi. Ama bazen derin düşünmemenin de bir güzelliği var. Babam annemi boşayabilirdi, yapmadı. Bunu gurur meselesi haline getirdi. Kendince annemi onurlandırdı. Annem de ona, İngiliz hükümetine sırt çevirerek karşılık verdi…”

Işıkla buluşan sular o denli güzel ki… O renk cümbüşü, yakamozlar insanı düşler alemine götürüyor. Işık olup evrenin gizemli derinliklerine gitmek istiyorum. Belki de ıraklarda aradıklarımız kendi içimizde.

Yıldız Hanım durmadan anlatıyor... "Evde genellikle Türkçe konuşurduk ama araya bazen İngilizce de girerdi. Olga, Türkçe’yi çok güzel İstanbul lehçesiyle konuşurdu. Arada bir sen ile sizi karıştırırdı.

Ortaokul yıllarında genellikle geride duran bir öğrenciydim. Konservatuvara girdikten sonra açılıp, parlak bir öğrenci oldum. Annem konservatuvara gitmemi istemediği için babam beni annemden gizlice kaydettirdi. Annem, orada okuyan kızlara 'o..pu' dendiğini duyuyor. "Ben çocuklarıma o..pu dedirtmem!" diyor. Bazı konularda oldukça tutucuydu.

Şükran’la gizlice evlendim. Annem; "Bir defa denedin yapamadın! Yeter artık!" dedi. Şükran Aydınlıydı. Efesi var Aydın’ın derler ya… Özü sözü bir, yürekli biriydi. Ona efelikten çok efendilik yakışırdı. Hiç üzmezdi. Dünya tatlısı biri. Işık içinde yatsın...

Şükran Bey’le Yıldız Hanımın Anadolu’yu adım adım dolaştığı günleri anımsıyorum. O ne güç, o ne yetenek Tanrım! Pembe Kadın’da sanki Anadolu Tanrıçası Artemis kadar görkemliydi. Yüreğinde sevdanın ateşi harladıkça çevresini aydınlatıyordu.

"En büyük acıyı burs kazanıp Amerika’ya gideceğim gün yaşadım. Bir yıl orada kalacağım için arkadaşlarıma evde yemek vermek istedim." Babama, "Ne olur bugün içme babacığım..." diye yalvardım. Babam acayip sinirlendi. "Cehennemin dibine kadar yolun var. Git de gelme. Gelecek olursan da beni göreme inşallah!" dedi. Yüreğimi öyle dağladı ki bu sözler, kıymık gibi battı içime… O gün kavgalı ayrıldık…

Amerika’dan yazdığım mektuba güzel bir yanıt geldi: "Aklım orada, yüreğim buruk, af diliyorum, diyorsun. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki af dilemesi gereken benim. Ama ne olmuş yani, bağırıp çağırıp içimizdeki pisliği arındırdık. Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum.” Neylesem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla / Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi / Neylesem bu yüz karam, bu utancımla…” Ne yazık ki canım babamı bu mektubu yazdıktan sonra altmış bir yaşında yitirdim. Daha çok gençti.. Annemin en az anlaştığı çocuğu bendim, ama ölünceye kadar benimle yaşadı. Bazen O’nu sinirlendirmek için ; “ Senin bir sürü çocuğun var. Niye onların yanına gitmiyorsun? “ derdim. O da , “ Onları seviyorum ama sana güveniyorum,” derdi.

Yıldız’ın yüzünde acı bir gülümseme uçuştu. Can suyu içercesine derin bir nefes aldı. Kafasını salladı sağa sola…

"Geriye bakınca taktir edilmeyi beklediğim anlarda hep tokat yediğimi anımsıyorum. Yaşamda, üzüntüyle sevinç, acıyla tatlı koyun koyuna… Ayrılık… Hep var yüreğimizin bir köşesinde... Kızım Leyla şu anda Kenya’da. Eşi orada büyükelçi. Leyla da iki fakülte bitirdi. Hariciyeci ama aynı yerde çalışamazmış. Türkiye’ye geldikçe Bilkent Üniversitesi’nde ders veriyor. Canım kızımı çok özledim…

Yaşam, bir dönüşüm. Hepimiz özümüze dönüyoruz. Yıllarca sahnelerin tozunu yuttum. Şimdi bakıyorum da durmadan anneme benziyorum. Annem tiyatrocuydu ben de tiyatrocu oldum. Şöyle bakıyorum da sanki aynı daire üzerinde durmadan koşuyoruz ama merkeze olan uzaklığımız hiç değişmiyor. Annem yaşama çok bağlıydı. “Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim,” derdi. Ben de öyle…

Börtü böceğin sesi dağı taşı inletirken; uzayın derinliklerindeki binlerce yıldız, durmadan göz kırpıyordu…

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
13 / 7 Açık
Yarın: 15/7 Çok bulutlu