• 11 Ocak 2019, Cuma

EMEK EN YÜCE DEĞERDİR

İnsan köyde, kentte yerleşik ya da kırsalda göçebe olarak birlikte yaşamaya başladığında ilk önce aralarındaki sosyal ilişkileri düzenleyen kural oluşturmuştur. Oluşturdukları kurallara töre, törü, adet, gelenek, yasa ve benzeri isimler verseler de biz buna kısaca hukuk diyoruz… Toplu yaşama aşaması ister istemez, kentleşmeyi ardından da devletleşmeyi beraberinde getirmiştir.

Tarihçilerin çoğunluğunun kabul ettiği görüş, “devletin doğuşu, toplumun barbarlıktan uygarlığa geçişi olarak kabul edilmektedir. Bu süreç kentten geçiş, çadırdan (göçebelikten) geçiş olmak üzere iki şekilde olmuştur. Kentten geçişte kent içinde oluşan düzen ve işbölümü, devletin iş bölümüne dönüşmüş, bu durum da kaçınılmaz olarak sosyal sınıfların oluşmasına yol açmıştır…(1)

Sosyal sınıfların oluşması ister istemez mülkiyet ilişkilerinin düzenlenmesini, üretim araçlarının kime ait olduğunun belirlenmesini zorunlu kılmıştır. Üretim araçlarını eline geçiren sınıf, özünde emekçi değilse o zaman emekçileri sömüren bir sınıftır. Buna o yıllarda burjuvazi denilmiştir…

Onun içindir ki, günümüz politikacılarından, yazarlarından özel mülkiyeti tanımayan, bunu da herkes oy versin diye konuşan, yazan, kürsüde söylem olarak ifade edenlere sosyalist. Söylemden eyleme geçip, üretim araçlarını halkın ortak malı yapmak isteyenlere de komünist diyorlar. (2)

Toplumda yaşayan insanın yaşam biçimini, statüsünü mülkiyet ve üretim ilişkileri belirler. Kişiler, üretime katkıları ve üretimden aldıkları pay oranında zenginleşir ya da fakirleşirler. Tarihi süreç bize göstermiştir ki, üretim araçlarını ellerinde tutan güçlüler, egemenler, krallar; örgütsüz ve güçsüz emekçinin emeğini sömürerek daha da güçlenmişler, emekçileri köle haline getirmişlerdir…

Tek Tanrılı dinler ortaya çıkmadan önce toplumu yöneten burjuvazi ve krallar toprakların kendi mülkleri, insanların da kulları olduğunu iddia ediyorlardı. Devlete ait toprakların tanrılar tarafından kendilerine verildiğini, yönetimlerinin tanrının isteği olduğunu halka zorla kabul ettirerek sömürü düzenlerinin devamını sağlıyorlardı…

Pagan dinlerden sonra ortaya çıkan tek Tanrılı dinlerden İslamiyet ve Hristiyanlık, toprağın mülkiyetinin yalnız Allah’a ait olduğunu, mülkiyet hakkını Allah adına sultan, emir, kral, padişah gibi yöneticilerin kullanacağı kuralını getirmiştir. (3) Oysa getirilen bu kural yeni değildir, kökleri çok eskilere Hamurabi kanunlarına kadar uzanır… Toprak mülkiyetini eline geçiren egemenler, bu haklarını kimseye vermezler ve paylaşmaya da yanaşmazlar…

Egemenler, köle haline getirdikleri halkın birleşip kendisine karşı ayaklanmasını ve insan olmaktan kaynaklanan doğal haklarını talep etmesini istemez ve bundan çok korkarlar. Olası bir başkaldırıyı önlemek için her çareye başvurur, halkın bir araya gelip birlik olmasının, örgütlenmesinin, okumasının, sorgulamasının ve aydınlanmasının önüne geçerler. Hatta halkı karşıt guruplara bölerler. Halkın ve emekçilerin sömürü düzenine karşı duruşları, başkaldırıları dönemin şartları içinde çoğunlukla başarıya ulaşamamıştır…

Başarısızlığın başlıca nedeni halkın birlik olmaması, örgütlenmemesi, temel haklarını iyi bilmemesi ve yeterince aydınlatılmamasından kaynaklanmaktadır. Anadolu topraklarına yerleşen Türklerin, eşitlik, kardeşlik, dünya malının ortak kullanılması söylemiyle yönetime ilk başkaldırı, Aydın Eli topraklarında Börklüce Mustafa ve Şeyh Bedreddin isyanı ile olmuştur. Şeyh Bedreddin olayı yeteri kadar araştırılmamış, aydınlatılmamış bazı noktaları karanlıkta kalmıştır…

Devrinin en ünlü Fıkıh (İslam hukuku) âlimlerinden sayılan Şeyh Bedreddin, Tanrının malı olan toprakların, yine Tanrının kulları insanlar tarafından ortaklaşa ve eşit kullanılması gerektiği savını ortaya atmıştır. Bu görüşlerinden dolayı bazı yazarlar, onu ilk Türk toplumcusu olarak kabul ederler…

Şeyh Bedreddin, dini inancı ne olursa olsun Anadolu halkına, “yaşanan dinlerin ötesine geçip yeryüzünde birlikte bir cennet yaratmayı, ezilmeden ve ezmeden özgür yaşayabilecekleri ortak bir düzen vadetmiştir… (4)

Bazı yazarlara göre; “kesin bir toplum anlayışı getirmemesine karşın Simavilik, toplum düzeninde sömürüye karşı olup, üretici ve tüketici arasındaki eşitliği amaçlayan” (5) bir dünya görüşüdür…

Onun ortaya attığı düzende kadınlar dışında yiyecekler, giyecekler, evcil hayvanlar ve işlenir topraklar kamunun ortak malıdır.(6) Herkes ihtiyacı oranında yararlanmalıdır…

Anadolu topraklarında Aydın Elinde Osmanlı’nın kuruluşunun birinci yüzyılında soydaşlarımız tarafından geliştirilen sömürüye karşı durma, emekten, eşitlikten, zayıf olandan ve alın terinden yana olma hasleti ve hareketi ne yazık ki büyüyemeden, hayata geçmeden, devrin egemenlerince çok acımasız bir şekilde ezilmiştir…

İsyanın kanlı bir şekilde bastırılması sonucu, Osmanlı halkı yüzyıllar sürecek derin bir suskunluk içine itilmiştir… Üretmek, paylaşmak, kardeşçe birlikte yaşamak halkın, köylünün ve emekçilerin ortak özlemidir. Üretenin emeği ve akıttığı alın teri kutsaldır.

Emekçilerin, kutsal değerini sömürmek isteyenlere yasal çerçeve içinde karşı koyması, alın terini savunması onun en doğal hakkıdır…

 

 

KAYNAK:

1-Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi. Cilt 1. S. 163

2-age. S. 10

3-Demirtaş Ceyhun, Ah Şu Biz Göçebeler. S. 145

4-Mehmet Özgür Ersan, Anadolu’da Devrimci İsyanlar. S.125

5-İsmet Zeki Eyüboğlu, Şeyh Bedreddin ve Varidat. S.227

6-age. S.225 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.