• 13 Ekim 2017, Cuma

KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ VE KADINLARIMIZ!

           Geçtiğimiz 4 Ekim günü Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girişini ve kadın-erkek eşitliğini kutladık! Bildiğiniz gibi, Devrim yasalarının başında yer alan, Türk Medeni Kanunu 17 Şubat 1926 da kabul edilmiş, 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Nedense görsel ve yazılı basınımızda yeteri kadar gündeme alınmamıştır. Her konuda internette, kentin billboardlarında boy gösteren büyüklerimiz, ne yazık ki ülkemizin ilahi hukuktan, beşeri hukuka geçişini, kadınlarımızı erkekle eşit sayan önemli bir yasanın yürürlüğe giriş tarihini kutlamayı atlamışlar. Oysa Türk medeni Kanunu kadına insan olması nedeniyle hakkı olanı tanıyarak, onu eve kapatılmaktan kurtarıp sosyal hayatın içine çekmiştir. Kadınlarımız bu gün seçip, seçilebiliyorsa, milletvekili, bakan, belediye başkanı, hâkim, öğretmen olabiliyorsa Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Medeni Kanunu sayesindedir.

           İlk yazılı yasaların hayata geçirildiği günden günümüze, kadın-erkek eşitliği güncelliğini korumuştur. Erkek egemen toplumlar, kadın-erkek eşitliğini kabul etmemiş, kadını ikinci plana atmak ve eve kapatmak için yasalar çıkarmıştır. Anadolu topraklarında yaşayan kadim halklar, kadın-erkek eşitliğine inanıyor ve yaşamlarında uyguluyorlardı. Hitit kanunları erkek egemen toplum için yapılmış olsa da kadına “boşama hakkı” dâhil, birçok ayrıcalıklar tanımaktaydı.  Anadolu halklarından Lidyalılarda kadın, evleneceği erkeği kendisi seçiyordu.  Halikarnaslı (Bodrum) kadınlar erkeklerle felsefi tartışmalara girebiliyorlardı.

           Dünyanın uygar kabul ettiği Grekler (Antik Yunanlılar) Anadolu’ya adım attıkları andan itibaren Anadolu kadının talihi dönmüş, sosyal hayattan soyutlama ve eve kapatılma hız kazanmıştır. Grekler, kadın-erkek eşitliğine inanmıyor, erkeği üstün kabul ediyorlardı. Dünya’da harem uygulamasını ilk kez onlar bulmuş, onlardan tek tanrılı dinlere, Bizans’a ve Osmanlıya geçmiş ve uygulanmıştır. Anadolu’ya sonradan gelen tek tanrılı dinler kadını sosyal hayattan dışlamış ona sadece çocuk doğurma görevi yüklemiştir.

          İnsanoğlunun yeryüzünde görüldüğü günden beri kadın, çocuklarını doğuran, eğiten, beceri kazandıran, erkeğinin yanında olmadığı zamanlarda tarım yapan, hayvanları evcilleştiren eğitmen ve öğretmen rolünü üstlenmişti. Evet, kadın eğitmen ve öğretmendir. Erkekten biyolojik farklıkları olsa da onun görevi ayrıdır. Kadın toplumunu şekillendiren, çocukları ve genç kuşakları eğiten ve geleceğe hazırlayandır. Kadını sosyal hayattan dışlayan, ona gerekli hakları tanımayan uluslar er geç hüsrana uğrarlar. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

         Hristiyan Bizans’ta kadın kraliçe olabiliyordu ama Hristiyanlığın etkisiyle halk kadınları, eve kapatılıyordu. Çifte standart bir uygulama söz konusuydu. Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen soydaşlarımız, oba yaşamında kadın-erkek ayrımı, kadını eve kapatma diye bir şey bilmiyordu. Selçuklularla birlikte kentleşme süreci, kadını sosyal hayattan koparıp eve kapatmaya yöneldi. Osmanlı idaresindeki Anadolu’da harem uygulaması yaygınlaştı. Osmanlı devletinde halka uygulanan hukuk, şeriattı. Şeriat hukuku, kadına boşanma hakkı bile tanımamıştı. Miras hakkı ve tanıklık erkeğin yarısıydı. Osmanlının ilk yüzyılı sonunda en ileri hukukçu olarak bildiğimiz, Şeyh Bedreddin’in yazdığı fıkıh kitabı “Et-Teshil’in Kitabu’t Talak” (Talak-Boşama) bölümünde bile kadına boşanma hakkının tanınmadığını görürüz. (1) Diğer taraftan aynı Şeyh Bedreddin, 1413 yılında tamamladığı ve ilk Türk Medeni kanunu sayılan, Camiu’l-Fusüleyn adlı kitabında “Kadından Kadı olabileceğini ve bazı konularda hüküm verebileceğini,” (2) kabul etmiştir. Her ne kadar o dönemdeki yasalar kadını eve kapatmak, sosyal hayattan dışlamak isteseler de akıl ve sağduyu, kadına sosyal hayatta rol verilmesi gerekir diyordu.

        Bizans ve Osmanlı imparatorlukları döneminde sosyal hayattan dışlanan, eve kapatılan, sadece çocuk doğuran canlı olarak görülen Anadolu kadını, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıklarla sosyal hayatta rol almayı, doğa yasalarının ön gördüğü şekilde erkekle eşit haklara sahip olmayı hak etmişti. Hakkı ona mutlaka verilmeliydi…  Böyle düşünüyordu Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Kadının elinden alınan, toplumu eğitici ve öğretici rolünü kendisine iade etmek istiyordu.  Bu düşüncesini ilk kez, düşman yenildikten sonra gittiği Bursa’da yaptığı konuşmada kadınlara hitaben: “Siz bizim hesabımıza eğitim savaşını kazanın, memlekete bizden fazla hizmet etmiş olursunuz… Erkeklere de: Şu andan başlayarak kadınlarımız ülkenin toplumsal yaşamına katılmayacak olurlarsa hiç bir zaman tam anlamıyla gelişemeyiz. Sonuna kadar geri kalır, Batı uygarlığıyla hiçbir şekilde boy ölçüşemeyiz.(…) Köhne geleneklere sımsıkı yapışıp durursanız cüzzamlılar, paryalar gibi yalnız kalırsınız. Kişiliğinizi koruyun; ama Batı’dan,  ileri bir millete gerekli olan şeyleri alın. Yaşayışınızı bilime ve yeni düşüncelere uydurun. Siz bunu yapmazsanız, günün birinde onlar sizi yutar.” (3) Diyerek açıklamıştır.

        Kadın-erkek eşitliği, hayatın her alanında olmalı ve yaşama geçirilmelidir. Eşitlik, doğa yasalarının gereği olduğu kadar uygar olmanın da ön şartıdır. Kadını eve kapatan, sosyal hayattan dışlayan erkek egemen toplumlar, uygarlık yolunda ilerleyemez!

 

KAYNAK:

1-Şeyh Bedreddin,  Et-Teshil. 2. Cilt S. 1181 vd.

2-Şeyh Bedreddin, Camiu’l-Fusüleyn. S. 68 vd.

3-Lord Kinross, Atatürk-Bir Milletin Doğuşu. S. 525

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
39 / 20 Açık
Yarın: 39/23 Parçalı bulutlu