• 9 Ocak 2019, Çarşamba

De Gidi Kerata de!

“İnsanın iki vatanı vardır

Biri üstünde yaşadığı toprak,

Diğeri konuştuğu dilidir...

Albert Camus

Türkler, Müslüman olunca Müslüman olmakla, Araplaşmayı birbirine karıştırdıklarından, Türkçeyi öteleyip dilde neredeyse Araplaşmak için yarışa girmişlerdir. İşte böyle bir anda Atatürk imdada yetişmişti.

Arapça ve Farsça kökenli sözcük kökenlerini bilmeyen Anadolu insanı, anlamını bilmediği sözcükleri istediği gibi okumuş, istediği gibi de anlamlaştırmıştır. Durum böyle olunca ortaya ne olduğu bilinmeyen yüzlerce sözcük ve deyim türemiştir.

Canımızı kurtarmak için kendimizi içine attığımız ‘cankurtaran’ gibi güzelim Türkçe sözcük dururken, ne anlama geldiğini bilmediğimiz ‘ambulans’ sözcüğünü Türkçeye dahil etmişiz.

Gel de şu soruyu sorma, ‘cankurtaran’ sözcüğü kimin neresine battı acaba?

Ambulans sözcüğünü Türkçeye buyur eden Türkçe bilmezler, bu sözcüğün Fransızcadaki ‘ambulance’den alıntı olduğunu, Latince ‘ambulare’ gezmek, dolaşmak anlamına geldiğini bilirler mi sanıyorsunuz?

Türkçemizde güzelim donanmak, donatım, donanma gibi sözcüklerin anası olan ‘don’ sözcüğü varken, Fransızca kökenli ‘külot’ sözcüğünü Türkçeye buyur etmişiz.

‘Külot’ Fransızca ‘cull’ kökenli bir sözcüktür. Dilimizden düşürmediğimiz ‘külot’ sözcüğünün anlamını bilmek ister misiniz?

Söyleyeyim de, bu sözcüğü Türkçeye getirenlerin içi rahat etsin: Kıç, popo demektir. (Terbiyem bu kadarına izin verdi. Ötesi arif olan sizlere kalsın.)

Yani?

‘Don’ sözcüğünü tü kaka, ‘cull/kıç, popo kökenli ‘külot’ cici. Sevsinler seni!

21.yüz yılda bile helâlarında su olmayan Fransızcanın ‘kıç, popo’ anlamına gelen sözcüğünü Türkçeye almakta bir sakınca görmemişiz.

‘Caiz değil’ anlamına gelen Arapça ‘lâcayüz’ sözcüğü içinde Arapça ‘lam ve cim’ harfleri bulunduğundan, yaratıcı halkımız bu sözcüğün ne olduğunu bilmeyince “ lâmi cimi yok” deyip işin içinden sıyrılıvermiş.

Yani uydurmuş.

Sanki elimizin gören, görmeyen yanı varmış gibi, yaratıcı Anadolu insanı ne olduğunu bilmediği için ‘elinin körü’ diye bir deyimi yaratmak zorunda kalmıştır.

Gerçek şudur: Arapçada ‘ahl’ bir yerde ikamet eden, hane halkından olan, yerli halk, Farsçada ‘gûr / kûr’ mezar, ölenler, soy /sop demektir.

Yani, biraz Arapça biraz da Farsça iki bilenmeyen sözcükle Türkçe bir çorba yapmışız, yaptığımız çorbanın adını bulmakta gecikmemişiz, yani uydurup geçmişiz: Elinin körü!

Aslında deyimin anlamı ‘ölenler dâhil, senin gelmişini, geçmişini nokta nokta edeyim.’ gibi ağır bir anlam içermektedir. Ama sözcük kökenlerini bilmediğimiz için bu deyimi küfür anlamda kullanmıyoruz.

‘Kıssa’ sözcüğü Arapçada açıklamak, hikâye etmek, takip etmek gibi anlamlara gelse de, peygamberlerin hayat hikâyelerine verilen bir adlandırmadır. Uzun lâfın kısası bir benzerini, aynısını yapmak demektir. Kan davaları için kullanılan ‘kıssasa kıssas’ deyimi buradan gelir.

Benim üretken halkım ‘kıssa’ sözcüğünün Arapçadaki "k-s-s" kökünden türediğini, aynısını, benzerini yapmak demek olduğunu bilmediğinden ‘misafirin, misafirliğin kısası iyidir’ deyip, çıkmış işin içinden.

Hâlbuki ’misafirin kıssası makbuldür’ demek, misafirlikte fazla oturulmaz değil,’sizi arayıp soranı siz de arayıp sorun’ anlamındadır.

Gelelim can acıtan sözcüklere:

“Kerata” Yunanca ‘kérato’ sözcüğünden alıntıdır, ‘ keçiboynuzu ve keçiboynuzu ağacı ve keçiboynuzu meyvesinin çekirdeği’ demektir, ama en çok da ‘deyyus / pezevenk / kadın satıcısı’ anlamında kullanılır.

Keçiboynuzu sözcüğü nasıl olur da ‘pezevenk’ anlamına gelir?

Eskiden ayakkabı çekecekleri keçiboynuzundan, yani keratadan yapılırdı, bu yüzden hâlâ ayakkabı çekeceğine ‘kerata’ deriz.

Ayakkabı çekeceği ne işe yarar?

‘Elbette ayakkabı giymeye yarar, ama biraz da şöyle düşünün: Yerde ağzı açık bekleyen ayakkabınızı gözünüzün önüne getirin.

Bir de, ayakkabının içine girmek için can atan ayağı gözünüzün önüne getirin.

Bu iki sevgilinin bir türlü kendi başlarına buluşamadıklarını hesaba katın.

İmdada ayakkabı çekeceği, kerata yetişiyor ve…

Kerata, iki kişiyi buluşturup, ortadan toz oluyor.

Şimdi söyleyin bakalım: Böyle kişilere Anadolu’da ‘pezevenk / deyyus’ denmez de, ne denir?

Konuyu değiştirip, bir Aydın türkü sözlerine kulak verelim:

Şu Dalma’dan geçtin mi,

Soğuk da sular içtin mi,?

Efelerin içinde,

Yörük de Ali’yi seçtin mi?

Hey gidinin efesi

(…)

Her Aydınlı gibi bu türküyü ne zaman duysam, hele bizim, Milaslı, Tolga Çandar söylüyorsa içim içime sığmaz olur/du…

Ta ‘gidi’ sözcüğünün ne olduğunu öğrenene kadar.

‘ Gīdī ‘ Farsça bir sözcük olup, Türkçemize ‘gidi’ biçiminde girmiş, Farsçada’ گىدى ‘ şeklinde yazılıyor.

Anlamını çok merak ettinizse, söyleyeyim:

Pezevenk / deyyus demektir…

“Seni gidi kerata, seni…” gibi cümleleri biz ‘bir sevgi sözcüğü ‘ olarak kullandığımız farkında mısınız?

Hey, Aydınlılar!

Bana kızmayın sakın, sözlüklere de sitem etmeyin.

Anamızın ak sütü gibi bize helâl olan anadilimiz TÜRKÇE varken, ne olduğu belli olmayan gavurun sözcüklerini bu Anadolu köylüsüne dayatırsan, olacağı buydu.

Daha ne bekliyordunuz? 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.

Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.