Eğer Teknoloji Denilen Yalnızlık İse, Alın Hepsini Çocukluğumu Verin Geriye

Literatürde yeni tanımlar ve tarifler var.

X-Y-Z kuşaklarını sanırım pek azınız biliyordur.

En azından kendi adıma konuşayım, ben geçen yıl Açık Öğretim kitaplarından öğrendim.

Burada matematik denklemlerini çağrıştıran X, Y, Z nesillerinden,

(X) nesli, 1965-1979 arası doğanlara denir. Bu durumda en yaşlısı 53, en genci 39 yaşındadır. X nesli kurallara uyumlu, aidiyet duygusu güçlü, otoriteye saygılı, sadık, çalışkanlığa önem veren bir kuşak olarak tanımlanır. İş yaşamlarında çalışma saatlerine uyumlu olup iş motivasyonları yüksektir. Belirli çalışma süresinden sonra kademe atlayabileceklerine inanırlar ve sabırlıdırlar. Daha çok yaşamak için çalışırlar. Dünyaya gözlerini merdaneli çamaşır makinesi, transistörlü radyo, kasetçalar ve pikapla açan X nesli sakinleri pek çok dönüşüm yaşamıştır. Özellikle, teknoloji açısından düşünüldüğünde, bilgisayar sistemlerinin dönüşümü ve buna bağlı değişen iş yapış şekillerine adapte olmaya çalışmışlardır. Ülkemizin %22’sini oluştururlar.

(Y ) nesli, 1980-1999 arası doğanlardır. Y neslinin en yaşlısı 38, en genci ise 19 yaşındadır. Kuşaklar arası farklılığın en çok hissedildiği nesil özelliği taşırlar. Çünkü onlar bağımsız olmayı seviyorlar, özgürlüklerine düşkünler ve iş yaşamlarında da farklılar. Belirlenen mesai saatleri arasında çalışmayı sevmiyorlar. Bu yüzden, iş saatinden ziyade işe odaklanmaları gerekiyor. Bu durumda onları işin bir parçası haline getirmek önemlidir. X nesline göre Y neslinin işyerine bağlılıkları azdır ve çok fazla iş değiştirdikleri de söylenir. Bir an önce yönetici olmak ya da kendiişlerini kurmak istiyorlar. Onlar, iş hayatını sadece yaşamlarını sürdürebilmek için değil, daha rahat para harcamak için istiyorlar. Y nesli, çok farklı kişisel özellikler taşımakta ve özellikle üniversitelerden yeni mezun olanları kapsamaktadır. Y neslinin uyumsuz olduğu, kendisinden farklı düşünenleri acımasızca eleştiri yağmuruna tuttuğu da bir gerçek. Bu durum aşırı bireyci olmasından ve otorite tanımamasından kaynaklanıyor. Bu nesil kural tanımıyor. Ülkemizin %35’ini oluşturdukları söyleniyor. Yani 27 milyon kişi.

(Z) nesli, 2000 yılı ve sonrası doğanlara denir. En büyüğü 18 yaşındadır. İnternet ve mobil teknolojileri kullanmayı seviyorlar. Günümüzde yaygın olan akıllı telefonlar, ipad’ler ya da tablet bilgisayarlar ile her alanda aktifler. Özellikle internet aracığıyla sosyalleşmeyi tercih ediyorlar. Diğer nesillerden farklı olarak, internet ve teknoloji ile doğdukları tabir edilir.

Oyuncak yerine ipad’lerle oynarlar ve teknoloji ile birlikte büyürler. Bu yüzden de çabuk tüketen bir nesildir. Fakat internet ile fazla haşır neşir olduklarından aynı anda birden fazla konu ile ilgilenebilme yeteneklerinin gelişeceği tahmin edilir.

Söz konusu bu yetenek aynı zamanda Y neslinde de yaygın olarak görülüyor ve bu tek bir konuya odaklanmaya göre daha pratik olabilir. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesine geçenlerde düzenlenen bir konferansta şahit oldum. Konuşmacı konuşmasını yaparken çoğunluğu Y nesli üniversite öğrencisi olan dinleyicilerden kimisi eş zamanlı olarak konferansın Twitter sayfasında yorumlarda bulunuyor, kimisi ipad’i ile sahnenin resmini çekip Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda paylaşıyordu. Tabi bunlarla meşgul olurken konuşmayı da dinliyorlardı. Aynı anda dinleme, yorum yapma, resim, video vs. yayınlama/paylaşma yeteneği harika bir şey olsa gerek.

Fakat kendisi konuşurken yüzüne bakmadığını düşünen X nesli bunu “saygısızlık” olarak da nitelendirebiliyor. Zaten tehlike ya da uyuşmazlıklar da bu noktada söz konusu oluyor. Ülkemizin %17’sini oluşturuyorlar.

Bizim kuşak yani (X) kuşağından bir önceki 1946-1964 yıllarında doğanlar “baby boomer” olarak adlandırılıyor. “Baby boom” bir Kuzey Amerikan-İngiliz terimidir. Özellikle Amerika’da II. Dünya savaşının bitiminde başlayıp 1960 yılı başlarına kadar süren, yıllık doğum hızında büyük artış anlamına geliyor. 1955 yılı doğum artış hızının tepe yaptığı yıldır. Bu olay, “baby boom”, bu dönemde doğanlar da “baby boomer” olarak adlandırılıyor.

Şu anda baby boomer neslinin en yaşlısı 72 yaşında, en genci ise 54 yaşındadır. Bu nesil teknolojiden uzaktır, diğer bir deyişle teknolojiyi benimseyememiştir. Teknoloji yaygın olmadığı için çoğu zaman işlerini kendi kendilerine yapmak zorunda kalmış, üretmişlerdir. Bunun yanında, iş sadakatleri yüksektir. Diğer kuşaklardan farklı olarak, iş yaşamları için “çalışmak için yaşamışlardır” ifadesi kullanılabilir. Ayr ıca bu nesil için “önce çocuklarına daha sonra ise anne ve babalarına baktılar” ifadesi de kullanılmaktadır.

Sadakatlilik ve kanaatkârlık duyguları oldukça yüksektir. Ülkemizin %19’unu oluşturuyorlar.

“Daha öncesi yok mu?” diyenler olabilir. Genel olarak nesiller yukarıda bahsettiğimiz şekilde dörde ayrılıyor. Söz konusu yıllardan önce doğanlara ise “sessiz kuşak” diyoruz. Sessiz kuşak, 1927-1945 döneminde doğanlar olarak anılır ki; onlar babaannelerimiz, dedelerimizdir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’deki Cumhuriyet kuşağıdır. Ülkemizin yalnızca %7’sini oluşturuyorlar.

Bu sıralamaya göre beş kategoriden, bendenizin de içinde yer aldığı bizim nesil (X) kuşağı, tam ortada yer alan yokluk içinde ama çok mutlu olan bir nesildik.

Çünkü hep birlikte oynar, konuşur, paylaşırdık.

Apartmanlarda büyümedik, ama sobalı evlerde huzurluyduk.

O sobalar, sabah demli çayın, ekmek arası sucuğun, akşama yetişecek yemeğin ve banyo edeceğimiz güğümün suyunu ısıtırken aynı zamanda çamaşırlarımızı da kuruturdu.

Üşüyen sırtımızı, ayak ve ellerimizi yaslardık kükreyen sobaya…!

Üstünde kaynayan çaydanlığın vızıldayan sesini dinler, sesi kesilince, acıkan sobaya kömür dökerdik.

Geceleyin görüntüsü tavana vuran ateşin dansını izlerdik.

Ama sobadan kimsenin hayatını yitirdiğini görmedik.

Yanı başındaki yer minderinde oturur, dersimizi onun başucunda çalışırdık.

Üstünde silgi parçaları dolu kimi sarı, kimi kareli, çizgili defterlerimize üflerken bir yandan da annemiz meyve soyar ve kabuklarını sobaya atardı.

O mis kokulu evlerden misafir eksik olmazdı.

Lakin bizi en çok ısıtan sobanın sıcaklığı ve kokusu değil onun vesilesiyle hep birlikte oturup ailemizle vakit geçirmekti.

İnternet, bilgisayarlar, tabletler, cep telefonları yoktu.

Bizim eğlencemiz bez bebekle oynamak ve halı kenarlarındaki motiflerde oyuncak arabalar sürmekti.

Kendi oyuncağımızı kendimiz yapar, keyfine doya doya varır, çocukluğumuzu doya doya yaşardık.

Bugün çocukların her istediğini alan aileler, aslında çocukların hayallerini de geleceğini ve hayallerini yitirdiklerinin farkında değillerdir.

Bu havalarda değil, ama kışın sıcak sobanın keyfi yerini soğuk demirlere bıraktı.

1965’lerde Aydın’da ilk kaloriferli apartman yapıldı şehir meydanında.

Aydın’ın bir yırtıcı kuştan soyadlarını alan varsıl bir tanınmış ailesinin evlerine döşendi sıcak su borularıyla demir radyatörler.

Çocukluğumun geçtiği Cuma Mahallesi genelde tek katlı en fazlası üç katlı bahçeli evlerde, sokağa çıkmadan günlerce oynardık bahçesinde, boş arsalarda, avlularda.

O yıllarda ne fazla araç ne de, trafik derdi vardı, her yer oyun alanı ve çocuk bahçesiydi. Kentin en merkezi meydanı bile işte bu görüntüdeydi. (Bugünkü ATATÜRK KENT MEYDANI 1965)

Daha sonraları kent meydanının sondan ikinci hali eski belediye önünde meydan bu haldeydi.

 

Ne AVM ne de market, Gazı, tuzu bakkaldan alırdık.

Yazları soğuk suyu, adını verdiği,

Bugün Efeler ilçesi birinci sanayi sitesi demiryolu kenarındaki “soğukkuyu’dan” evimize toprak destilerde götürürdük.

Servis nedir bilmez, arkadaşlarla toplanıp okula yaya gelir giderdik.

Gençliğin tek eğlencesi, bugün altı otopark, Atatürk kent meydanında eskiden pastanelerde toplanıp yapılan sohbetler ve anılar çekilen siyah beyaz karelerde

sararmış fotoğraflarda kaldı.

70’li yılların başında Kent Meydanı ve taksi durakları, beycaminin minaresinden çekilen ilk renkli fotoğraflarda bomboş Üniversite Aytepe alanı, yağcılar içi girişi, SSK İşhanı ve pastaneler bir anı olarak bu karede günümüze ulaştı.

Hadi ilkokul ve ortaokul mahallemize çok yakın ve kolaydı da, Aydın lisesine başlayınca, bir iki mahalle ötede epey yol almağa başladık.

Yaz kış demeden elde çantalar, arkadaş gruplarıyla yollara düşerdik.

Lisede kurulan radyonun program yapımcıları olarak yıllarca Aydın Lisesinde hem öğrendik, hem de hizmet ettik.

 

Ne servis , ne de şehir içi minibüs..!

Cumartesi günleri yarım gün derse girerdik.

Cumartesi öğleden sonra hafta sonu tatili başlar, Pazar günü öğleye dek yatakta uykunun tadına varırdık.

İlkokulu Yedieylülde başlayıp, mekânı cennet olsun Ziya Gökçen müdürün, yaşımın tutmaması nedeniyle erken gittiğimiz okula, bir sene beklememek için fidyesi okulda beslenen tavuklar için, kümeslerine alınan tel karşılığı ilkokula kaydımızın yapılması, Okuma heyecanımız olmuştu.

İlk sınıfta zil çalınca eve geleceksin diyen evdekiler, beni ilk dersten sonra evde görünce, meğer beşinci dersin zilini kastettiklerini, tekrar elimden tutup okula geri götürdüklerinde ve geç girdiğim ikinci derste anlamıştım.

Yazın ayran ve simit, kışın süt tozu ve kumru yerdik beslenme saatlerinde

Amerika yardımı çuvallarda dolu süt tozu..!

O hiç unutulmayan torbalarının üzerinde el ele tutuşan ellerin resimlendiği, Marshall yardımı ürünler beslenme saatinde bedavaya dağıtılırdı.

Kütüphanelerde kitap okur özet çıkarır not alırdık.

Ortaokulda başımızda ters metal ayyıldızlı siperliği, parlak rugan kumaşlı koyu renkli şapkalar, bize askerliği anımsatırcasına, okula aidiyeti öğretti.

Biz okulumuzu bahçesini temizlerdik,

Efeler Ortaokulunun bahçesine Tarım dersinde ne çok ağaç diktik.

Kimse çocuğuna okulda iş yaptırdılar diye müdüre kızmazdı.

“eti senin, kemiği benim” günleriydi.

Ardından 70 li yılların ortası.

İstanbul da Üniversite günleri,

Terörün en acımasız geçen 6 yılı.

Televizyon yeni başlasa da, yine de içimizde radyo gençliğimizin ilk kıvılcımı.

Ama boş arsalara, önce apartmanlar yapıldı, komşuluk apartmanların aksine yükselmedi, tersine aşağılara düştü.

Hatta çok geriledi.

Asansörlerde kimse kimseyi tanımadı.

Geceleri “bir maniniz yoksa” diye başlayan komşu ziyaretleri, kapanan kapıların ardında erin sessizliğe bıraktı yerini.

Herkes yorgun ve kalabalıklarda yapayalnız, şimdilerde yeni medya, cep telefonlarıyla, artık dünya çok küçüldü, ama herkes kendi dünyasında da küçüldü ve tek başına kaldı.

Teknoloji gelişip tavan yaptıkça, insanlık tersine aşağılara indi.

**

Bu teknoloji çalacaksa huzurumuzu, alın benim bilgisayarımı , cep telefonumu, geri verin sobaları, komşuluğu çocukluğumu ..!

SÖZÜN ÖZÜ:

VEFALI İNSAN BİRÇOK ZARARINIZI GÖRSE DE, BİR İYİLİĞİNİZİ UNUTMAZ,

NANKÖR İNSAN BİR TEK ZARARINIZI GÖRSE, BÜTÜN İYİLİKLERİNİZİ UNUTUR.

 

MEHMET ÖZÇAKIR

mehmetozcakir@hotmail.com

GSM : 0.542.7608691

P.K:110 EFELER – AYDIN 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
28 / 12 Açık
Yarın: 28/13 Az bulutlu