HAYAT, HEYECAN VE HAYAL ETMEKTİR

RÜYA GÖRMEDEN, GERÇEKLEŞTİRMEKTİR.

 

Ülkemizde bir yağmur yağınca,

Her şey gün yüzüne çıkıyor.

Yıkanıp giden makyajlar arkasında gerçeği ortaya çıkarıyor.

Kaç gündür ulusal basında çöken istinat duvarları, açılan çukurlara düşen apartmanlar gündemde.

Aslında çöken sadece duvarlar mı, yapılar mı..?

yoksa inşaat başta olmak üzere, bilime aykırı kafalar mı..?

Bir meslek mensubu olarak utanç duyduğum yapıların hali pür melali, çöken istinat duvarları ilime aykırı zihniyet midir ..?

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “hayatta en hakiki mürşid (yol gösteren, rehber) ilimdir, fendir” sözüne aykırı yapılanlar mıdır.?

Başta inşaat olmak üzere, yapılan hataların sonu gelmiyor.

Tabiat her seferinde yanlış yapanı affetmiyor.

Doğa kanunları, insanların kanunlarından daha üstün geliyor her seferinde.

İnsanlar affetse de, tabiat affetmiyor.

Nasıl yapılacağı fen ve teknik olarak ortada iken, bizim milletimiz cahil cesareti her şeyi biliyor.

Tren kazaları, çöken binalar, istinat duvarları DNA’larımıza işlemiş “bize bir şey olmaz” genimizden kaynaklanıyor.

Sonunda bize bir şey olduğu ile kalmıyor, yaşadığımız çevremize de, acılar derin yaralar bırakıyor.

Üniversitelerimiz , , mühendislik bölümleri yıllarca bunu öğretiyor.

Uzmanı olamayan her işten anlıyor.

Aynştay’ın o ünlü sözü geliyor akıllara

“cahillik ne güzel bir şey, her şeyi biliyorsun”

Dünkü enkaz atan inşaat ameleleri, müteahhitliğe soyununca, işini denetlemeyen mühendisler oldukça devlet müteahhitliği sadece ticari bir iş alanı olarak gördükçe, olacağı budur.

Herkes işini yapmayı bırakıp, diğer işlere de heveslenince, sonucu budur.

Bir istinat duvarını ayakta tutmayı beceremeyen sektör kendine çeki düzen vermelidir.

Dün İstanbul da yıkılan ve sayısı dörde ulaşan duvarlar yeni yapılanlardır.

Haydi eskiden yapılanlar neyse, ama yeni yapılanlar da aynı akibete uğruyorsa, şapkamızı çıkarıp önümüze, düşünmeliyiz günlerce.

Adına “imar barışı “ verilen yasa ile dayanıksız yapılar kamu eliyle tescilleniyor.

İnsanlar, kaçak yapılarına resmiyet kazandırmaktan pek keyifli ve sevinçli.

Peki ya sonrası..?

Binanın teknik sorumluluğunu , yapı sahibine yükleyen yasa, herşeyi çözüp barışı sağlamış mı oluyor..?

Bu tescillenen yapıların akibeti en olacak soran yok..!

Bir gün yerle bir olacak , bir istinat duvarı arkasında, çukurda kendini bulacak insanlar tabutlarının içinde yaşadıklarının farkındalar mı..?

Kimse yeşil ışıkta karayolunda karşıya geçmezken , uçurum kenarında kendini aşağıya atmaz iken , böyle dayanıksız evlerde nasıl yaşamaya boyun eğer..?

Çaresizlikten, başınızı sokacak bir ev derdinde olmak, ölüme davetiye çıkarmaktan farksızdır.

Bir taraftan devlet kentsel dönüşümle, sağlıklı dayanıklı yapılaşma peşinde iken, “imar barışı” ile bu dayanıksız yapı stoklarını yasal hale getirmektedir.

Oysa eski yapı stokları acilen kentsel dönüşüm yoluyla, dayanıklı yapılara dönüştürülmelidir.

Bu ülkede 20 milyon yapının neredeyse dörtte biri ancak yasal.

Kalan 15 milyon yapı orasından burasından imar sorunu ile ortada duruyor.

Sonra da ilk deprem de insanlar gene ağlıyor.

Ardından” nerde devlet “ diye bağırıyor.

Tıpkı evladını döven anaya ,” anne” diye eteklerine sarılan çocuk gibi..!

******

Daha önce de konu ettiğim ünlü modern zamanların meddahı ve şair yazar Sunay Akın şiir tadında anlattığı gerçek öyküleri ile mütevazi bir çelebi insan.

Sunay Akın, içindeki çocuğu hep yaşatan bir Karadenizli. Yaratıcı ve meraklı bir o kadar da heyecanlı bir Trabzon’lu.

Kendisiyle Aydın Efeler Atatürk Kent Meydanı’nda tanışma fırsatını bulduğum bu ünlü bir o kadar da mütevaziydi.

Yerel basında yazıp çizdiğimi söyleyince, hemen ayağa kalktı, sarılıp poz verdi.

Sahnede yeni bir şey bulmuş çocuk sevinci edasıyla, heyecanlanan, yaratıcılığın keyfini izleyicileriyle çıkaran, kendinden geçen bir sanatçı.

İnsan beynini kıvrımlarını gıcıklıyor gün yüzüne çıkardığı bilinmeyenler.

Allah vergisi bazı şeyler.

İsteseniz de parayla pulla ölçülmüyor, kabiliyetler, içten doğaçlama gelmezse olmuyor bir türlü o karakterler.

Kimsenin araştırmadığı konuları bir bir gün yüzüne çıkarmanın çocuksu sevinci zaten içindeki çocuğu yaşatmasından belli.

Öyle ki o koca yaşına rağmen , hala bir çocuk..!

Oyuncaklara olan ilgisini çoğu insan sen ben yapsak yadırgar, ama ona çok yakışıyor doğrusu.

Tıpkı Aydın’ın oyuncakçı dedesi ERKAN ATALI gibi.

60’a dayanan yaşına rağmen, oyuncak müzesi açacak kadar içindeki çocuğu yaşatan bu yaratıcı adam, aslında yaratıcılığını da içinde yaşattığı naif çocukluğuna bağlı.

Öyle güzel gerçek hikayeleri var ki, birini sizlerle paylaşmak istedim.

Dersimiz İstiklal. Kastamonu Lisesi’nin orta kısmında okuyan iki öğrenci, T.B.M.M’nin açtığı İstiklal Marşı yarışmasına katılma kararı alarak, birer şiirlerini gönderirler.

Bir süre sonra iki öğrenciye de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan teşekkür yanıtı gelir, ama bir farkla; birinden ‘bu yolda devam etmesini’ istiyor ve de başarılar diliyorlardı.

Tahmin ettiğiniz gibi o farklı biri istiklal Marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy’dur.

Burdur da adı Üniversite ye verilen İstiklal şairinin oğlunun hazin öyküsü hafızalardadır.

 

Yıllar sonra, 1991′de Beyoğlu’nda bir evin kiracıları, kirayı ödeyemedikleri için sokağa atılırlar.

Onlar, Mehmet Akif Ersoy’un kızı ve torunlarıdır.

1985 yılında, Üsküdar Belediyesi emekli maaşıyla geçinmeye çalışırken hastalanan, zor ve bakımsız günlerin ardından gözlerini hayata kapayan adamın cenazesi ortada kalmasın diye tüm masraflarını karşılar.

O unutulan insan, Mehmet Akif’in torunu Tahir Ersoy’dur.

Yıl 1962…

Cağaloğlu’ndaki bir köşe yazarının odasına üstü başı bakımsız, kirli sakallı biri girer.

Adını söyledikten sonra yazardan kendisine yardım etmesini ister.

Köşe yazarı, karşısındakinin içler acısı durumundan büyük üzüntü duyar.

Cüzdanını çıkararak istediği kadar para alması için adama uzatır. O da uygun bir miktarda para alarak iki büklüm kaybolur gözden…!

Birkaç ay sonra tek sütunluk bir gazete haberi çarpar, köşe yazarının gözüne.

İstanbul sokaklarında, bir çöp bidonunun yanında bulunan bir cesetten söz ediyordur haber.

Fotoğrafa dikkatle bakar, ünlü köşe yazarı.

Bu, para istemek için odasına gelen adamdan başkası değildir.

Emin Ersoy’dur; Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Emin Ersoy.!

İşte sizlere, İstiklal Marşı için devletin verdiği para ödülünü almayan, ticarete alet olmasın diye de İstiklal Marşı’nı kitabına almayan Mehmet Akif Ersoy’un bizlere bıraktığı çocuklarının yaşamlarından birkaç dakika..!

Üzerinde paltosu dahi bulunmayan ve İstiklal Marşı için ödenecek ikramiyeyi almağı reddeden Mehmet Akif Ersoy’un asil ve hazin sonu..!

Bir de günümüze bakalım..!

Nerden nereye..?

Bugün hangi değerlerle..?

Kahramanlık, ardında isim bırakmak, pek öyle kolay değil,

Herkesin işi ise, hiç değil.!

Kahramanlarımızı unutmamalı,

Geçmişimizden feyz almalıyız.

Hamasi nutuklarda değil,

Her zaman anmalıyız.

 

 

SÖZÜN ÖZÜ:

İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ İSTEDİĞİ HERŞEYİ YAPABİLMESİNDE DEĞİL,

İSTEMEDİĞİ HİÇBİRŞEYİ YAPMAK ZORUNDA OLMAMASINDADIR.

 

MEHMET ÖZÇAKIR

mehmetozcakir@hotmail.com

PK: 1110 EFELER –AYDIN

GSM : 0.542.7608691

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.


Bugün için kayıtlı nöbetçi eczane bilgisi bulunamadı.
11 / 2 Parçalı bulutlu
Yarın: 10/1 Sağanak yağışlı