Aydın Hedef Gazetesi'nden Betül Ulaşzade'nin haberine göre; Girit’te Halveti geleneğinin önde gelen isimlerinden ve tasavvufî hayatın önemli temsilcilerinden biri olarak bilinen Şeyh El-Hac Ahmed Hilâlî Baba’nın manevi mirası torunlarından Hilâlî Uzbek aracılığıyla Söke’ye taşındı. Girit’ten Söke’ye gelen aile, Kemalpaşa Mahallesi’nde bulunan ve daha önce Rum bir aileye ait olan tarihi konağa yerleşti. Zamanla tasavvufî sohbetlerin yapıldığı bir dergâh işlevi kazanan konağın tarihindeki en dikkat çekici gelişmelerden biri ise 2004 yılında başlayan restorasyon çalışmaları sırasında yaşandı. Bodrum katında daha önce kapatılmış bir pencereden çıkan kemiklerin Şeyh El-Hac Ahmed Hilâlî Baba’ya ait olduğu tespit edildi. Kemikler konağın bahçesine sanduka içinde defnedilip üzerine bir mezar inşa edilirken bu gelişme, konağın yalnızca tarihî bir yapı değil; aynı zamanda tasavvufî bir hafıza mekânı olduğunu ortaya koydu. Konak restorasyonun ardından “Ahmet Hilâlî Uzbek Kültür ve Sanat Evi” adıyla yeniden düzenlenerek ziyaretçilere açıldı. Yapıyla ve ailenin hikayesiyle ilgili 6 yıldır araştırmalar yapan Dr. Bircan Kayacan’ın kaleme aldığı "Halvetiliğin Söke’deki İzleri, Şeyh Hilâlî Uzbek ve Uzbek Konağı” adlı kitap Söke Belediyesi’nin desteğiyle yayımlandı.
“TASAVVUFİ HAYATIN ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİNDENDİR”
Halvetiliğin Anadolu’daki İzlerinden söz eden Kayacan, “Halvetilik tarikatı 14’üncü yüzyılda İran’ın Geylan bölgesinde Ömer el-Halvetî tarafından sistemli bir şekilde teşkilatlanmış, daha sonra Seyyid Yahyâ Şirvânî ve halifeleri aracılığıyla Anadolu, Rumeli ve Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Anadolu’da özellikle Batı Anadolu’da güçlü bir tasavvufî gelenek oluşturan Halvetilik, 16’ncı yüzyıldan itibaren bölgedeki tekkeler aracılığıyla hem dini hem de kültürel bir etki alanı meydana getirmiştir. Bu tasavvuf geleneğinin önemli merkezlerinden biri de Osmanlı döneminde Girit Adası olmuştur. Girit’te Halveti geleneğinin önde gelen isimlerinden biri olan Şeyh El-Hac Ahmed Hilâlî Baba, adada tasavvufî hayatın önemli temsilcilerinden biri olarak bilinmektedir” dedi.

“MANEVİ MİRASI SÖKE’YE TAŞINDI”
Ailenin Girit’ten Söke’ye göç etme öyküsüne değinen Kayacan, “19’uncu yüzyılın sonları ve 20’nci yüzyılın başlarında yaşanan siyasi gelişmeler ve mübadele süreciyle birlikte Girit’te yaşayan Müslüman topluluklar Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Bu süreçte Şeyh Ahmed Hilâlî Baba’nın manevi mirası da torunlarından Hilâlî Uzbek aracılığıyla Söke’ye taşındı. Mübadele sırasında Girit’ten Söke’ye gelen aile, Kemalpaşa Mahallesi’nde bulunan ve daha önce Rum bir aileye ait olan tarihi konağa yerleşti. Zamanla bu yapı yalnızca bir konut olmaktan çıkarak tasavvufî sohbetlerin yapıldığı bir dergâh işlevi kazandı. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte dergâh faaliyetleri resmî olarak sona ermiş olsa da Hilâlî Uzbek’in tasavvufî gelenekleri dar bir çevrede sürdürdüğü ve konağın manevi kimliğini koruduğu ifade ediliyor” diye konuştu.

“HAFIZA MEKANI OLDUĞUNU ORTAYA KOYDU”
Restorasyon çalışmaları sırasında yaşanan ilginç olaydan bahseden Kayacan, “Konağın tarihindeki en dikkat çekici gelişmelerden biri ise 2004 yılında başlayan restorasyon çalışmaları sırasında yaşandı. Söke Belediyesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi iş birliğiyle yürütülen çalışmalar sırasında, bodrum katında daha önce kapatılmış bir pencerenin açılmasıyla insan kemiklerine rastlandı. Yapılan incelemelerde bu kemiklerin Şeyh El-Hac Ahmed Hilâlî Baba’ya ait olduğu tespit edildi. Kemikler daha sonra konağın bahçesine sanduka içinde defnedildi ve üzerine bir mezar inşa edildi. Bu gelişme, konağın yalnızca tarihî bir yapı değil; aynı zamanda tasavvufî bir hafıza mekânı olduğunu ortaya koydu” dedi.

“GELECEK KUŞAKLARA AKTARMAYA DEVAM EDİYOR”
Konağın restore sürecinden sonra vatandaşların ziyaretine açılmasından söz eden Kayacan, “Restorasyonun ardından yapı “Ahmet Hilâlî Uzbek Kültür ve Sanat Evi” adıyla yeniden düzenlenerek ziyaretçilere açıldı. Konakta Halveti tarikatına ait silsilename, el yazması Kur’an-ı Kerim, destimal-i şerif, mühürler ve aile arşivine ait çeşitli belgeler sergileniyor. Ayrıca Girit’ten Söke’ye uzanan göç hikâyesi, mübadil kültürü ve tasavvuf geleneği ziyaretçilere aktarılıyor. Uzbek Konağı yalnızca bir yapı değil; göç, tasavvuf ve kültürel hafızanın somutlaştığı bir mekân olarak değerlendiriliyor. Bugün Söke’nin tarihî dokusu içinde önemli bir yere sahip olan bu konak, Halvetiliğin Anadolu’daki izlerini ve Giritli Müslüman mübadillerin bıraktığı kültürel mirası gelecek kuşaklara aktarmaya devam ediyor” ifadelerine yer verdi.

YAZAR BİRCAN KAYACAN KİMDİR?
Bircan Kayacan, 31 Temmuz 1995 tarihinde İzmir/Konak’ta doğmuştur, Erzurumlu ’dur. İrfan çizgisini tasavvuf tarihi, halk anlatıları ve kültürel hafıza çalışmaları üzerinde temellendirmiş bir bilim insanıdır. Lisans eğitimini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde 2013–2017 yılları arasında tamamlamış; bölüm ve fakülte birincisi olarak mezun olmuştur. “Aydınlı Dede Ömer Ruşenî’nin Divanı” başlıklı bitirme teziyle klasik tasavvuf edebiyatına metin merkezli bir dikkatle yaklaşmıştır. Yüksek lisansını aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda 2017–2019 yılları arasında tamamlamış; “18. ve 19. Yüzyıl Aydın Sufileri ve Mezar Taşları” başlıklı tezinde mezar taşları üzerinden bölgesel tasavvuf tarihini ilmî bir titizlikle değerlendirmiştir. Doktora eğitimini Türk Halk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda tamamlayarak 2024 yılında “Menderes Havzası’nda Kutsal Mekânlar, Ritüeller (Uygulamalar), Mistik Anlatılar” başlıklı teziyle bilim doktoru unvanını almıştır.

KAYACAN’IN ESERLERİ
2019 yılından itibaren Adnan Menderes Demokrasi Müzesi’nde kurucu uzman olarak görev yapmakta; müzenin bilimsel içerik kurgusu, arşiv ve koleksiyon çalışmalarını yürütmektedir. Akademik çalışmalarında tekke, türbe ve dergâh merkezli inanç pratiklerini; kutsal mekân algısını ve sözlü anlatı geleneğini halk bilimsel bir perspektifle ele almaktadır. Yazarın Kutsalın İzinde: Menderes Havzası Örneği ve Çine Çayı’na Hasret Bir Ömür: Başvekil Adnan Menderes ve Sessiz Tanıklar başlıklı iki kitabı bulunmaktadır. Çalışmaları yalnızca kitaplarla sınırlı kalmamış; ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış pek çok makalesi ile bilim dünyasına katkı sunmuştur. Bugüne ulusal ve uluslararası sempozyumlarda da pek çok bildiri sunmuş akademik birikimini farklı coğrafyalarda bilim ve ilim meclislerine taşımıştır.





