Değerler, Toplumsal Yozlaşma ve Medyanın Yansımaları Üzerine

Abone Ol

Google’da “değerler” başlığıyla bir arama yaptığımızda karşımıza; yardımlaşma, sorumluluk, dürüstlük, merhamet, saygı gibi kavramlar çıkıyor. Bu ve benzeri yüzlerce değer, insana özgü ve insanı insan yapan kılavuzlardır. Değerlerin esas amacı, insanı belli bir çizgide sabit tutmaktır. Zira insanın içinde, onu bencil, sorumsuz, pervasız ve azgın birine dönüştürebilecek kadar güçlü bir ilkel yön vardır. Eğer kişi kendini bu ilkel benliğe teslim ederse, sonuçları öngörülemeyen bedeller ödemek zorunda kalabilir. Çünkü ne yaparsak yapalım, ilkel tarafımızı tamamen tatmin etmemiz mümkün değildir. Paul Tillich, Olmak Cesareti adlı kitabında bu durumu şöyle özetler: “Yoldan çıktığınızda yolunuz sınırsızdır.” Bu nedenle değerler, yolda kalmamızı sağlayan pusulalardır. Karar anlarında bu değerleri turnusol gibi kullanmak, aslında insanlaşma sürecinin kendisidir.

Toplumsal yozlaşma ise, toplumun geniş kesimlerinin bu değerler sistemini terk etmesi, bireylerin ilkel benliğin hegemonyasına teslim olmasıyla başlar. Elbette bu süreci sadece bireyler üzerinden okumak yetersizdir. Çünkü suç işleyenlerin cezasız kaldığı, yozlaşmanın toplumun her kesiminde normalleştiği bir ortamda; değerlerini korumaya çalışan kişiler de zamanla “çarpık düzene” uyum sağlama eğiliminde olacaktır. Örneğin, kırmızı ışıkta geçen yaya yadırganmıyor ve hatta normal kabul ediliyorsa, orada sınırların esnetildiği açıktır. Ve bir gün gelir, ışıkta duranlar anormal ve hatta alay konusu hâline gelir.

Türkiye’de yozlaşmanın bu denli hızla yayılmasının önemli sebeplerinden biri, hızlı fakat altı boş bir modernleşmedir. Eğitim alanında hâlâ emekleme dönemindeyken, şehirleşme hızla ilerlemiş; köyden kente göçle birlikte geleneksel dayanışma ağları çözülmüştür. Bunun yanında sosyal medyanın etkisiyle kötülük, iyiliğe kıyasla çok daha görünür ve yaygın hâle gelmiştir. Bu kültürel ve sosyolojik çözülme; sadece dijital ortamda kalmayıp, aile bağlarından boşanma oranlarına, gençlerin aidiyet duygusundan yurttaşlık bilincine kadar pek çok alanı derinden etkilemektedir.

Geçtiğimiz günlerde Esra Erol’un gündüz kuşağı programında tanık olunan ve “bu kadarı da olmaz” dedirten olay da bu perspektiften değerlendirilmeli. Bahsi geçen şahıslar, eğer değerler sistemiyle yetişmiş, bu değerlere göre karar alabilecek bir olgunluğa ulaşmış olsalardı, belki de böyle bir sonucun içinde yer almazlardı. Bu değerleri içselleştirebilecekleri bir eğitim sisteminden geçselerdi, belki hayat bambaşka olurdu. Elbette sadece temennilerle çözüm olmuyor; fakat unutulmamalı ki, insan olmak bir tercihtir ve bu tercih değerlerle, kararlılıkla, prensiplerle mümkündür.

Bununla birlikte, bu tarz olayların medya aracılığıyla bu kadar göz önüne serilmesi, toplumda benzer ilişkilerin yaygın olduğu gibi yanlış bir algı oluşturabiliyor. İnsanlar birbirine kuşkuyla bakmaya başlıyor, güven duygusu zedeleniyor. Oysa gerçeklik bambaşka olabilir. Bu programlara uzun süre maruz kalmak, algılarımızla oynayarak sağlıklı düşünme kapasitemizi zayıflatıyor. Çoğu zaman toplumun gerçekliğini değil; reyting kaygısıyla seçilmiş, çarpıtılmış ve kimi zaman kurgu olan olayları izliyoruz.