Dış dünyayı fetheden, kendini kaybeden insan

Abone Ol

“Kendini bilmek, bütün bilgeliğin başlangıcıdır.”
— Sokrates
Bugün insanlık tarihinin en gelişmiş döneminde yaşadığımız söyleniyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Yapay zekâ üretebiliyoruz, bilgiyi saniyeler içinde dünyanın bir ucundan diğerine taşıyabiliyoruz.
Ama bütün bu gelişmişliğin içinde hâlâ en temel sorunun cevabını verebildik mi?
Kendimizi gerçekten tanıyor muyuz?
Binlerce yıldır insanlık, "ben" dediği şeyi anlamaya çalışıyor.
Fakat bugün geldiğimiz noktada teknoloji ilerlerken, insanın iç yolculuğunun aynı hızda ilerlediğini söylemek zor.
Belki de insanlığın en büyük paradoksu burada saklıdır:
Dış dünyayı fethettik, ama iç dünyamıza ulaşamadık.
Bilgiyi büyüttük, fakat bilinci aynı ölçüde derinleştiremedik.
Ve bütün bu ilerlemeye rağmen hâlâ benliğin en ilkel katmanlarında; korkularımız, arzularımız, öfkelerimiz ve aidiyet mücadelelerimizle yaşamaya devam ediyoruz.
İnsanlık gerçekten gelişiyor mu, yoksa yalnızca araçlarını mı geliştiriyor?
Belki kelimeler değişti.
Belki araçlar değişti.
Ama arayış değişmedi.
İnsan önce gökyüzünü anlamaya çalıştı. Yıldızlara baktı, mitolojiler üretti. Tanrılar, kahramanlar ve destanlar yarattı. Çünkü ölümün, kaderin ve hayatın anlamını çözmeye çalışıyordu.
Sonra dinler geldi.
İnsan bu kez yalnızca evreni değil, kendisini de açıklamaya yöneldi.
"Nereden geldim?"
"Neden buradayım?"
"Nereye gidiyorum?"
İnsanlık tarihinin en büyük metinleri aslında bu üç sorunun etrafında şekillendi.
Ardından insan, hakikati farklı yollarla aramaya devam etti.
Filozoflar aklı işaret etti.
Dinler insanın özüne dönmesini öğütledi.
Bilgeler, arifler ve hikmet ehli insanlar aynı soruyu farklı dillerle sordu:
"Sen kimsin?"
"Nereden geldin?"
"Bu hayatın içindeki yerin nedir?"
Kimi buna hakikati aramak dedi.
Kimi nefsi tanımak dedi.
Kimi bilinç dedi.
Kimi ruh dedi.
Ama insanlık tarihinin en kadim çağrısı değişmedi:
İnsan, önce kendini anlamalıdır.
Daha sonra bilim sahneye çıktı.
Psikoloji doğdu.
Sosyoloji gelişti.
Nörobilim insan zihnini laboratuvarlarda incelemeye başladı.
Davranışlar ölçüldü.
Duygular araştırıldı.
Beyin haritalandı.
Ama bütün bu gelişmelere rağmen ilginç bir gerçek değişmedi:
İnsan hâlâ kendini tam olarak tanıyamadı.
Bugün bilgi tarihinin en yoğun döneminde yaşıyoruz.
Bir insanın cebindeki telefon, geçmiş çağların büyük kütüphanelerinden daha fazla bilgi taşıyor.
Ama buna rağmen insanlar daha huzurlu görünmüyor.
Daha bilgili olabiliriz.
Ama daha bilge olduğumuz tartışmalıdır.
Daha güçlü olabiliriz.
Ama daha olgun olduğumuz söylenemez.
Daha bağlantılı olabiliriz.
Ama daha yakın değiliz.
Daha görünür olabiliriz.
Ama kendimize daha yabancıyız.
Belki de insanlığın en büyük ironisi burada yatıyor.
İnsanın gelişimi için dinler geldi.
Filozoflar konuştu.
Bilgelik okulları kuruldu.
Bilim üretildi.
Teknoloji geliştirildi.
Fakat bütün bu ilerlemeye rağmen insanın kendisi aynı hızda gelişmedi.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar aynı anda birbirine zıt iki şeyi yaşıyor:
Hiç olmadığı kadar özgürler.
Ve hiç olmadığı kadar bağımlılar.
Hiç olmadığı kadar bağlantıdalar.
Ve hiç olmadığı kadar yalnızlar.
Hiç olmadığı kadar bilgiye sahipler.
Ve hiç olmadığı kadar kafaları karışık.
Belki de insanın problemi gelişememesi değil; yanlış yerde gelişmeye çalışmasıdır.
Dış dünyayı büyütürken iç dünyasını ihmal etmesi.
Araçlarını mükemmelleştirirken karakterini unutması.
Teknolojisini geliştirirken dikkatini kaybetmesi.
Bilgisini artırırken hikmetini yitirmesi.
Çünkü insanın nihai amacı daha çok şeye sahip olmak değildir.
Tarih boyunca bilgelerin, ariflerin, filozofların ve bilim insanlarının dönüp dolaşıp geldiği yer aynıdır:
İnsan kendine yabancılaştığında hiçbir şey onu tatmin etmez.
Ne para.
Ne güç.
Ne makam.
Ne şöhret.
Ne de bilgi.
Belki de insanın asıl ihtiyacı yeni bir teknoloji değildir.
Yeni bir ideoloji de değildir.
Yeni bir sistem de değildir.
Belki insanın ihtiyacı olan şey, binlerce yıldır tekrar edilen o kadim gerçek;
Kendini tanımak.
Çünkü kendini tanımayan insan;
gücü yanlış kullanır,
özgürlüğü yanlış anlar,
ilişkileri tüketir,
teknolojiyi bağımlılığa dönüştürür,
ve sonunda sahip olduğu şeylerin içinde kendini kaybeder.
Bu yüzden bugün psikoloji de, tasavvuf da, felsefe de, nörobilim de ve kadim metinler de farklı dillerle aynı gerçeği hatırlatıyor:
“İnsan, dünyayı anlamadan önce kendini anlamalıdır.”
Belki de insanlığın geleceğini belirleyecek asıl soru şudur:
Yapay zekâ ne kadar gelişecek?
değil...
İnsan, kendini tanıma konusunda ne kadar derinleşecek?
Çünkü teknoloji insanın elini güçlendirir.
Ama yalnızca farkındalık insanın yönünü belirler.
Ve yönünü kaybeden insan için hız, çoğu zaman bir ilerleme değil; daha hızlı bir kayboluştur.