Emek kavramını zihnimizde hâlâ paslı makine çarklarına, ağır sanayi hamlelerine ya da kart basılan mesai saatlerine hapsetmiş durumdayız. 1 Mayıs gelip çattığında bile gözümüz hemen meydanlardaki baretli, tulumlu o klasik işçi figürünü arıyor. Elbette o kutsaldır; ama bugünün dünyasında emek, artık fabrika duvarlarını çoktan aştı. Sokaklara, evlerin en kuytu köşelerine, hastane koridorlarına ve hatta iki insanın arasındaki o incecik bağa sızdı.
Asıl mesele şu: Biz üretimi sadece "satılabilir bir mal" ortaya çıktığında alkışlıyoruz. Oysa hayatın asıl yükünü, karşılığında fatura kesilmeyen, SGK primleri yatırılmayan o "görünmeyen emek" sırtlıyor.
Mesela bir annenin mesaisini düşünün. Sabahın ilk ışıklarında mutfaktan gelen o tıkırtı, aslında toplumsal düzenin ilk çarkıdır. Bir çocuğun sadece karnını doyurmakla kalmaz; ona dünyayı, adaleti, sevgiyi öğretir. Bu mesainin bayramı yok, yıllık izni yok, "bugün de emekli olayım" diyebileceği bir yaşı yok. Biz buna "fedakârlık" deyip romantize ediyoruz ama adını doğru koyalım: Bu, dünyanın en köklü ve en ağır emeğidir. Evdeki o huzur, kendiliğinden oluşmuyor; birinin uykusundan, gençliğinden ve hayallerinden eksilerek inşa ediliyor.
Bir de "duygusal emek" dediğimiz o devasa yük var. Bir öğretmenin sınıfa girdiğinde sadece matematik anlatmadığını, her bir öğrencinin gözündeki o hüzne veya heyecana ayrı ayrı dokunduğunu biliyoruz. Ya da bir hemşirenin, gece yarısı yalnızlıktan korkan bir yaşlının elini iki saniye fazla tutması… Bunlar görev tanımında yazmaz. İstatistiki verilere girmez. Ama bir toplumu "yığın" olmaktan çıkarıp "insan" yapan tam da bu fazladan verilen parçalardır.
Modern dünya bizi birer "performans öznesi" haline getirdi. Sadece ekonomik değer ürettiğimiz sürece değerli olduğumuza inandırıldık. Oysa bugün sormamız gereken asıl soru şu: Bir evi yuva yapan, bir mahalleyi güvenli kılan, bir hastayı umutla ayağa kaldıran o sessiz çaba olmasaydı, o şatafatlı ofislerin, devasa fabrikaların ne anlamı kalırdı?
Görünmeyen emek, fark edilmediği sürece sömürülmeye en açık olanıdır. Çünkü "sevgiyle yapılıyor" ya da "zaten görevi" denilerek normalleştirilir. Oysa normalleşen her emek, bir süre sonra değersizleşme tehlikesiyle burun buruna gelir.
1 Mayıs. Sadece elinde çekiç olanın değil; elinde şefkat olanın, sabır olanın, uykusuzluk olanın da günü. Hayatı sadece inşa edenlerin değil, onu her şeye rağmen ayakta tutanların, yıpranmasın diye üzerine titreyenlerin günü.
Çünkü emek sadece fabrikada değildir. Emek; bir insanın, başka bir insanın hayatını kolaylaştırmak için harcadığı her saniyedir. Ve o görünmeyen eller, aslında dünyayı yerinden oynatan asıl güçtür.