İbadet "Amaç" mı, "Araç" mı, olmalı?

Abone Ol

İbadet, Hayatı İnşa Eden Bir Mihenk Taşı mıdır, Yoksa Sadece Yerine Getirilip Bırakılan Bir Görev mi?
Çevremizde sıkça duyduğumuz, zihinlerimizi kurcalayan ve zaman zaman hayal kırıklığına yol açan bir soru var: "Neden bazı insanlar ibadetlerini aksatmadan yerine getirdiği halde, ticari ahlaksızlıklarına veya gayrimeşru ilişkilerine devam edebiliyor?" Namaz kılıyor ama yalan söylüyor, hacca gidiyor ama kul hakkı yemekten çekinmiyor. Bu tezatlık, ibadetin hayatımızdaki fonksiyonuna dair çok temel bir yanlış anlaşılmayı gözler önüne seriyor: Biz ibadeti bir "amaç" mı, yoksa bir "araç" olarak mı görüyoruz?
Bu sorunun cevabını, hayatın içinden bir örnekle, para kazanma meselesiyle basite indirgeyerek arayalım.
Eğer para kazanmak bir kimse için nihai bir "amaç" ise, o kişi paraya ulaşmak için yasal veya yasal olmayan her yolu mubah görür. Kumar, haksız kazanç veya insanı zehirleyen maddelerin ticareti... Hedef sadece "elde etmek" olduğu için, yöntemin meşruluğu önemini yitirir.
Ancak para, bir kimse için sadece bir "araç" ise durum değişir. Eğer kişi parayı; eşinin rızkını temin etmek, evladına helal lokma yedirmek, ihtiyaç sahibinin elinden tutmak için bir vasıta olarak görüyorsa, o parayı kazanırken attığı her adımda "meşruiyet" arayacaktır. Çünkü amacı parayı elde etmek değil, o parayla "erdemli bir hayat" inşa etmektir.İbadet meselesinde de durum tam olarak budur.
Eğer ibadeti bir "amaç" olarak kodlarsak, namaz kılıp oruç tutmayı "görevimi yaptım, borcumu ödedim" psikolojisiyle yaparız. Bu bir "bitiş" noktasıdır. İbadet, kişinin hayatını dönüştüren bir dinamizm taşımadığı için, ibadet sonrası hayat kaldığı yerden, tüm hatalarıyla devam eder.
İbadeti "araç" olarak gören kimse için durum farklıdır. İbadet, o kişi için Allah ile kurulan bir bağın, nefsi terbiye etmenin ve ahlaki bir duruş sergilemenin vasıtasıdır. Namaz, kişiyi kötülüklerden alıkoyan bir "filtre"dir. Oruç, nefsi dizginleyen bir disiplin aracıdır. Bu bakış açısına sahip bir kimse, namaz seccadesinden kalktığında, ticaretinde yalan söyleyemez; çünkü ibadeti "görevini tamamlayıp bitirmek" için değil, "hayatını o ibadetin bilinciyle yeniden inşa etmek" için yapmaktadır.
Nitekim Hz. Peygamber, (sav) “Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz, Geceleri nice namaz (teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız yorgunluktur. ” (İbn Mâce, Sıyâm, 21) ifadesiyle aslında ameli olmayan bir ibadetin hak katında da muteber olmadığını ifade etmesi, ayrıca Kur’an-ı Kerimde cennet ehlinin ibadet edenler değil ibadeti amal ile bütünleştiren muttaki (günah işleme noktasında hassas davranan kimseler) kullarından bahsetmesi de aynı şekilde ibadet amelle taçlandırılırsa bir değer kazanacağı anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak; ibadet, statik bir son durak değil, bizi insanlığın en erdemli haline ulaştıran dinamik bir yoldur. Eğer ibadetlerimiz karakterimize yansımıyor, günlük ilişkilerimizi güzelleştirmiyorsa, belki de "araç" olarak kullanmamız gerekeni, sadece "amaç" haline getirerek fonksiyonunu yitirmesine sebep olmuşuzdur.
Mesele, sadece ritüelleri yerine getirmek değil; o ritüellerin ruhuyla, erdemli bir hayatın mimarı olabilmektir.