Sadece iki ayaklı yaratılmış olmak, insan olmaya etmiyor; akıl ve düşünce, doğru algı ve muhakeme yeteneği, vicdan ve merhamet, sevgi ve saygı, adalet ve hakkaniyet, iyi niyet, güzel ahlak, görgü, ruh, beden ve çevre temizliği gibi, insanı insan yapan yüce erdemlere de sahip olmak gerekiyor. Bu niteliklerden yoksun olanlar, şeklen insan, iki ayaklı yaratık olmaktan öte, hiçbir değer ifade etmezler.

İnsan, söz ve davranışları ile, içinde yaşadığı toplumun sahip olduğu vazgeçilmez değerlere katkıda bulunur, toplum yararına işler yapar, başkalarına zarar verecek hür türlü hareketlerden sakınır, kimseyi üzmez, kırmaz, incitmez. Devlet ve milletine bağlıdır, Devletine ve milletine zarar vermez, kültürel ve
ulusal değerlerini korur.

Ancak, her yerde ve her zaman bazı insanların bu nitelik ve özelliklerden yoksun olduğuna, başkalarının hak ve hukukuna saygılı davranmadığına, nezaket ve terbiyeden yoksun hareket ettiğine, hatta diğer insanları inciten, üzen ve başkalarına zarara veren bu hareketlerinden büyük bir zevk aldıklarına ve “maganda“ denen bu tür insanların sayısının giderek hızla arttığına büyük bir üzütü ile tanık olmaktayız.

Bu tür insanlar, kaldırımda bisikletle ve hatta motosikletle gider, üstelik önündeki insanları, yol vermesi için korna çalarak uyarır ve azarlarlar. Cadde ve sokakların kenarlarına park eden araçların yanına ikinci sıra halinde park ederek başka araçların geçişlerine de engel olurlar. Bu da yetmezmiş gibi, yolda rastladığı arkadaşı ile araçtan araca sohbet de ederler, uyaranlarla da, küfürler savurarak kavga ederler.

Psikolojik yapıları bozuk olduğu aşikar olan bu kişilerin, insanları ve toplumu son derece rahatsız ve huzursuz eden, toplumsal barışı ve genel asayişi bozan daha bir çok davranışları vardır.

Bunlardan bazıları şunlardır: Otobüs duraklarına, kaldırımlara, yaya geçitlerine, tam kavşaklara park etmek, trafik lambası olmayan yaya geçitlerinde, yayaların yol istemesine rağmen yol vermemek, sağa sola dönüşlerde yayalara geçiş üstünlüğü tanımamak, sinyal vermeden dönüş yapmak ve insanın tam yanında ya da arkasında korna çalmak, yaya geçitlerine ve kavşaklara 30 metre kala dahi hızını azaltmamak, su birikintileri olan yerlerde, yayaların üstüne su sıçratmak, nezaketle dahi olsa, uyaranlara küfürler etmek, bagajında taşıdığı beyzbol sopası ile saldırmak. Aracının müzik çalarının veya radyosunun sesini sonuna kadar açarak müzik dinlemek, gecenin saat 02.00’sinde modifiye egzostu ile caddelerde dolaşarak, hasta, yaşlı, çocuk demeden, insanları rahatsız ve huzursuz etmek, geceleri farlarının uzun huzmelerini yakarak seyretmek ve kısa huzmelerini yakmamak, “Yol vermedin kavgası“ çıkarmak. “Yol vermedin kavgası“ çıkardıkları gibi, “Yol verdin kavgası“ da çıkarmak.

Bunlar, sürücülerin verdiği huzursuzluk ve rahatsızlıklardır. Ayrıca, bazı esnafın ve yayaların verdiği rahatsızlık ve huzursuzluklar da vardır. Sabah kahvaltısını yapmadan evinden çıkmış, dükkanını, işyerini açmış, kaldırımın ortasına masayı kurmuş, yandaki esnaf arkadaşı ile kahvaltı yapıyor . İyi de muhterem kardeşim, yayalar nereden geçsin? Böyle söyleyip uyaranları da azarlayarak: “Geçecek yer mi yok? İşte şuradan geç!“ diyebilecek kadar da pervasız, sorumsuz, nezaketsiz ve kaba insanlar bile çıkabiliyor.

Bir yerlere yetişebilmek için, kendilerinden daha hızlı yürümek zorunda ve acelesi olanları düşünmeden üç, hatta dörtlü grup halinde kol kola girerek yavaş adımlarla kaldırımda yürüyenler de ayrı bir sorun. Bu tip insanlar, düşünebilme ve muhakeme edebilme yetilerini yitirdikleri için olsa gerek ,başkalarını asla düşünemezler - düşünmezler, başkalarına hiç hak tanımazlar. Ben ve eşim, bizden hızlı gitmek durumunda ve zorunda olanları da düşünerek, zaten dar ve esnaf tarafından işgal edilmiş olan kaldırımda tek sıra halinde, eşim önde, ben arkada yürüyoruz. Ama, bizden yavaş ve kolkola yürüyen üç kişiyi geçemiyoruz.

Bu güzel ülke, güzel Türkiye, sanki bizim ülkemiz değilmişcesine, bir çok insan, içtiği sigaranın paketini ve izmaritini; büyük küçük bir çok insan yediği yiyeceğin paketini hiç düşünmeden, sorumluluk ve vicdan azabı duymadan yerlere atıyor, yediği yiyeceklerin kabuklarını, içeceğin şişesini kırıp olduğu yerde bırakıp gidiyor. Yerlere tüküren, sümküren ve balgamını atanlarda zaten hic bir şekilde sorumluluk duygusu ve vicdanın zerresi yok.

Güzel Türkiyemizin şehirlerinde, cadde ve sokaklar adeta bir çöplük görünümünde iken, Avrupa ülkelerinin tümünde böylesine çirkin görüntülerle karşılaşmanız asla mümkün değildir. Cadde ve sokaklar, meydanlar pırıl pırıl ve tertemizdir. Yerlerde, doğal olarak bulunan yapraklardan başka hiçbir izmarit, kağıt parçası dahi göremezsiniz. Tüm akarsuları tertemiz, pırıl pırıl akar. Akarsu ya da göllerinde, denizlerinde, naylon torba, kağıt, ambalaj atıkları vb.hiç bir çöp bulamazsınız.

Ne oluyor bize? Neden bu kadar sorumsuz davranabiliyoruz? Çöplerimizi neden hiç düşünmeden sokaklara, akarsularımıza, göllerimize ve denizlerimize atarak çevremizi kirletiyoruz? Eşsiz güzelliklere ve bulunmaz nimetlere sahip güzel Aydın şehrimizin hemen yanıbaşında akan, çok uzun bir süre değil, bundan 40 – 50 yıl öncesinde, neredeyse içilebilir temizlikte dupduru akan Büyük Menderes nehrimizin bugünkü durumu içler acısı. 30 yıl önce insan boyunda yayın balıklarının yakalandığı Büyük Menderes nehri bugün bir kurbağa dahi yaşayamaz durumdadır. Tüm Avrupa ülkeleri, bizden kat be kat fazla sanayileşmiş durumda iken, akarsuları, göl ve denizlerinde kirlilik yoktur.

Ülkemizin nüfusunun % 99.9‘unun müslüman olduğunu iddia ederek bundan kendimize övünç payı çıkarırız . Müslümanlığın, dinin temeli bedensel ve ruhsal temizliktir. Temizlik olmadan din ve inanç, iman olmaz. Müslüman, kendisinden başkalarına da yaşama hakkı tanır. Akarsularda, göl ve denizlerdeki canlıların yaşama haklarına neden saygı duymuyoruz? Bir su böceğinin, kurbağanın, kuşların da yaşama hakkı olduğunu neden hiç düşünmüyoruz?

Önlemler alarak bu olumsuzlukları gidermesi gereken Valilikler, kaymakamlıklar, Emniyet Müdürlüğü, Belediyeler, Çevre , Tarım , Sanayi müdürlükleri gibi ilgili ve yetkili kurum ve kuruluşlar da duyarsız, ilgisiz ve sorumsuz hareket etmektedirler.

Bu durum nereye kadar sürecektir? Böyle davranmakla, bindiğimiz dalı kestiğimizin, yiyecek ve içecek kaynaklarımızı kurutarak yok ettiğimizin farkında olamıyoruz.

Ayrıca; sorumsuz hareket etme, ilgisiz ve duyarsız kalma sonucu, toplumsal yozlaşma, hoşgörüsüzlük, anlayışsızlık, anlaşmazlıklar ve çatışmalar artacak ve toplum nizamı bozulacaktır.

Bu nedenle,alınması gereken önlemlerin başında eğitimin geldiği ve bu konularda gereken eğitimin verilmesinin gerektiği inancındayım.

Değerli Okuyucularım. Esen Kalınız.

DİĞER YAZILARI