Merhametin bile tarafı oldu

Abone Ol

Bazı şeyler vardır, insanın içinde kendiliğinden çalışır sanırsın. Vicdan gibi, merhamet gibi… Öğrenilmez, öğretilmez, sadece insanda vardır diye düşünürsün. Ama son zamanlarda insan, kendi en temel duygularını bile yeniden pazarlık masasına koymayı öğrendi.
Eskiden biri düştüğünde önce el uzatılırdı. Sonra sorular gelirdi. Şimdi ise sıra değişti. Önce sorular soruluyor: “Kim bu?”, “Ne düşünüyor?”, “Nerede duruyor?”… Cevaplara göre kalp devreye giriyor ya da tamamen kapanıyor. Yani artık acı bile tek başına yeterli değil; kabul görmek için bir kimlik belgesine ihtiyaç duyuyor.
Bunu en çok da küçük anlarda fark ediyor insan. Bir haber akıyor ekranda, altına yorumlar düşüyor. Aynı olay için biri üzülürken diğeri “hak etmişti” diyebiliyor. Aynı görüntü, aynı acı… ama iki ayrı dünya. Sanki insanlar aynı gerçeğe değil, kendi taraflarının gerçeğine bakıyor.
Aslında mesele sadece fikir ayrılığı da değil. Daha derin bir şey var: İnsan, karşısındakinin acısını bile “kendine yakınlık” ölçüsüyle tartmaya başladı. Birinin gözyaşı, eğer bize uzak bir yerden geliyorsa, artık eskisi kadar ıslatmıyor içimizi. Bu da fark etmeden merhameti parçalıyor.
Garip olan şu: Kimse “ben merhametsizim” demiyor. Aksine herkes kendini çok vicdanlı görüyor. Ama vicdanın tanımı daraldıkça daralıyor. Kendi doğrumuzun içine sığmayan her acı, biraz daha görünmez hale geliyor. Ve görünmeyen acı, zamanla yok sayılmaya başlıyor.
Belki de en sessiz kırılma burada yaşanıyor. İnsanlar bağırmıyor, kavga etmiyor; sadece içlerinden bir şey çekiliyor. Bir süre sonra şunu fark ediyoruz: Aynı toplumda yaşayıp aynı şeylere üzülmeyen insanlar haline gelmişiz. Bu, dışarıdan bakınca büyük bir çatışma gibi görünmüyor ama içeride çok sessiz bir kopuş var.
Bir başka gariplik de şu: Merhamet artık bazen “yanlış anlaşılma” korkusuyla saklanıyor. Birine üzülmek bile yanlış okunabilir diye düşünülüyor. Sanki duygular bile açıklama gerektiriyor. Oysa insan, en çok açıklama yapmadığı yerden insandır.
Bütün bunlar olurken dil de değişiyor. Acılar küçülüyor, cümleler sertleşiyor. “Ama o da…” diye başlayan her cümle, biraz daha empatiyi erteliyor. Ve ertelenen her merhamet, bir süre sonra hiç gelmiyor.
Belki de en çok burada yoruluyor insan. Sürekli bir taraf seçme baskısı, sürekli bir şeyleri kanıtlama hali… Oysa bazen insanın sadece “üzüldüm” diyebilmesi yeterlidir. Kimin başına geldiğinden bağımsız, neye dönüştüğünü düşünmeden.
Çünkü merhamet, taraf tuttuğu anda artık merhamet olmaktan çıkıyor. Bir şeye dönüşüyor; fikir, savunma, hatta bazen sessizlik.

Ve belki de en acı olan şu: İnsanlar birbirinden uzaklaştığını fark etmiyor. Sadece aynı şeylere aynı yerden bakmadıklarını sanıyorlar. Oysa bazen mesele bakmak değil, hissedebilmek.
Merhamet geri gelmezse eğer, geriye kalan şey sadece doğru-yanlış savaşları oluyor. Ve o savaşta en çok kaybeden şey, insanın kendisi oluyor.