Kelimeler sesle buluştuğu yerde bir bağlama girer, bir duyguya bürünür, bir tonlamaya sarılır ve nihayet kendi karakterini kazanır. Bu tahavvül neticesinde söz; kelime gibi yalnızca dil biliminin ıstılâhi bir malzemesi olarak kalmaz, iç dünyamızın tüm berraklığıyla dışa aksettiği bir ayna olarak varlık sahnesine çıkar.
Kelime, kavramları birbirinden ayırırken; söz, insanları birbirinden ayırır. Fikrini, felsefesini, dünyadaki duruşunu ifade ederek insan kendini kategorize edilmiş algıların bir yerine konumlandırır. Söz olmasa idi zihin dünyamız derin bir muğlaklığa mahkum olurdu. Ve işte insana verilen bu beyan yeteneği onun varlıklar arasındaki seçkin yerinin tezahürüdür.
İslam telakkisinde söz; yokluktan varlığa çıkarma anahtarıdır. Yüce Rabbimizin ‘’Kün (Ol)’’ emriyle mevcudat tek hitapla vücut bulur. Söz imanın giriş kapısı, inkarın nihai çizgisidir. Fıkıhta akitlerin bağlayıcı unsuru yine sözdür. Bu haliyle söz söylemek alelâde bir ameliye değil tam aksine mesûliyet barındıran ciddi bir tasarruftur.
Kur’an-ı Kerim sözün iktiza-i hale uygunluğuna göre söylenmesi gerektiğin en veciz örneklerini sunar bize. Bunlardan birkaçına bakacak olursak:
Kavl-i Beliğ: Muhalife söylenen, zihindeki şüpheleri eriten, açık ,net ve etkileyici söz.
Kavl-i Leyyin: Firavunlaşmış kalpleri bile etkilemesi umulan; yumuşak, aynı zamanda metanetli söz.
Kavl-i Ma’ruf: Yakınlara söylenen, toplumun vicdanına uygun, örfe yaraşan samimi söz.
Kavl-i Kerim: Ebeveyne söylenen, hürmetle yıkanmış ,iltifatkar söz.
Kavl-i Meysur: Darda kalana, muhtaç olana söylenen, ferahlatan, teselli edici söz.
Kelâmın semantiğine doğru bir yola çıktığımızda şunu görürüz; Arapça k-l-m dizimi, bir şeyin üzerinde iz bırakmak, yara açmak demek. Yazının yoldaşı kalem de hakikatte kağıdı usul usul yaralayarak sürdürür yazıyı.. Yani kelam; muhatabın zihninde, kalbinde iyi ya da kötü bir iz bırakmadan geçmez. İşte dilsel bir gerçeğin iletişime çarpıcı yansıması..
Bazen biz susarız da kelâmımız bizden daha gür bir sesle yankılanmaya devam eder. Bu sükût, sözü olmayanın çığırtkanlığından çok daha derindir. Merhum Alev Alatlı’nın şu tespiti tam da bu hakikate ayna tutar. “Kelimelerin haysiyetini korumak, zihni korumaktır. Kelâmına özen göstermeyen, aklına da özen göstermiyordur.”
Öyleyse kelâmı bir onur arması gibi taşıyabilmek gayesiyle sarf etmeli; esiri olacağımız sözden, muhatabına da sahibine de fayda vermeyecek beyhude laftan, sözün en güzelinin sahibi olan Yüce Rabb’e sığınmalıyız. Konuşmadan önce sözün ahlaki bir süzgeçten geçirilmesinin hem dünyada hem ukbâda selamet getireceği, dinimizin bize kazandırdığı bir ilke olarak karşımızda durmaktadır.
‘’ İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.’’ (Kaf,18)
‘’ Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun.’’ (Buhari, Edeb, 31)