Suyun akış sesinden düşüncelerini bile duyamıyordu. Havanın soğuk olmasına aldırış etmeden atletine kadar soyunmuştu. Yapacağı şey onu korkutuyordu. Barajın üzerindeydi. Suya bakıyordu. “Eğer bu işe bu kadar kararlıysam en azından mutlu gideyim.” diye düşündü.
Barajın kenarına oturdu ve ayaklarını aşağı sarkıttı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlamayı unuttuğunu fark ettiğinde artık çok geçti. Ayakkabıları suya düştü ve gözden kayboldu. İçini ağır bir hüzün kapladı. Bu ayakkabılar ona eşinin son hediyeleriydi. Yaklaşık 60 yıl önce İstanbul Boğazı’nın önündeki bir düğün salonunda yüzüklerini takmışlardı. Ahh…o gün ne kadar da mutluydu. Ama o gün hissettiği mutluluk bile oğlunu ilk kez kucağına aldığı günkü kadar şiddetli değildi.
Tabii oğlunu kucağına aldığı ilk gün hissettiği mutluluk da, kızını ilk kez kucağına aldığında hissettiği mutluluk kadar şiddetli değildi. Oğlunu çok seviyordu ancak kızını daha fazla seviyordu. Karşılaştırma yapmayı sevmezdi fakat hep böyle hissetmişti. Çocuklarını çok özlüyordu. Tüm hayatını onlara adamıştı. Çocuklarına hediyeler alabilmek için kendine hiçbir şey almamıştı. Her ne kadar o, çocukları için bu kadar fedakârlık yapmış olsa da çocukları büyüdüklerinde kendi ailelerini kurup onu geride bırakmışlardı. Aslında, ailesi saksıdaki bir çiçek gibiydi. Her ne kadar sağlıklı bir şekilde büyüyor gibi dursa da arka tarafındaki yaprakları soluyordu. Yıllar ilerledikçe çiçeğin sırf arkası değil, ön tarafı da solmaya başladı. Ve çiçek tamamen solduğunda elinde hiçbir şeyi kalmamıştı. Ne karısı, ne de çocukları. O da “Elimde hiçbir şeyim yoksa yaşamamın ne anlamı var?” diye düşünerek her şeyi bitirmek için buraya gelmişti.
Geçmişi düşündükçe hüzünlendiğini fark etti. Daha fazla moralini bozmak istemiyordu. Ayağa kalktı. Soğuk beton çıplak ayaklarına değdikçe kendini daha da kötü hissediyordu. Ama bunu yapmalıydı. Yapmak zorundaydı. Böyle yaşamaya devam edemezdi. Bu kararını daha fazla sorgularsa yapamayacağını, pes edip vazgeçeceğini düşünüyordu. Kendini barajın üzerinden attı. Suya kadar olan düşüş bitmek bilmiyordu. Düştükçe yaptığından pişmanlık duyuyordu. En sonunda sert bir şekilde suya çarptı. Canı yandı. Gözlerini açtığında hala barajın üstündeydi. Ne olduğunu anlayamamıştı. Kafasının karışmış olması onu sinirlendiriyordu. Kendini bir daha aşağı attı ve bir daha kendini barajın üstünde buldu. Bir daha, bir daha ve bir daha attı kendini. Her atlayışında canı acıyordu ama ölümün sıcak kollarına kavuşamıyordu. 1 saat, 1 gün, 1 hafta, 1 ay hatta belki 1 yıl boyunca kendini barajdan atmaya devam etti. En sonunda dayanamadı, barajın kenarına yeniden oturdu ve düşündü. “Karım ve çocuklarım burada olsalardı, benden bunu yapmamı isterler miydi? Tabii ki de hayır. Onlar benim yaşamamı, hayata tutunmak için yeni bir umut bulmamı isterlerdi. Onlar için denemeliyim. Onca yıldan sonra benden en azından bu saygıyı hak ediyorlar.” Yanında bulunan eşyalarını topladı ve barajdan inmeye yeltendi.
Bir anda her şey karardı ve bir kalp monitörünün ötüşünü duymaya başladı. Biip…biip…biip…Yavaş yavaş gözlerini açtı. Yanında oturan hemşire onun uyanık olduğunu görünce şaşırdı. Geçen 20 senedir ağır bir komada olduğunu, asla uyanmayacağını düşündüklerini ancak onun bir şekilde hayata tutunduğunu sevinçli bir şekilde anlatmaya başladı. Ama o, hemşireyi hiç dinlemiyordu. Yavaşça yüzüne hafif bir gülümseme yayıldı. Mutluydu. Döngüyü bozmuştu. Artık ölmek istemiyordu. Hatta yaşamı seviyordu. Yüzüne vuran güneşin sıcaklığını teninde hissetti ve derin bir nefes aldı. Hayattan zevk alıyordu.

DİĞER YAZILARI