Az önce en sevdiğim dizilerden biri olan Sherlock Holmes’ü izledim. Her bölümde ve her defasında Sherlock’un dahiyane olay yeri inceleme ve suçluyu tespit etme tekniklerine hayran kalırım. Adeta bir bilgisayar vardır kafasının içinde. Detayları ilintilemesi, neden-sonuç ilişkileri kurması ve üstün hafızası ancak bilgisayar gibi düşünen bir beynin eseri olabileceğini düşündürür bana. Andrew Lees Londra’daki UCL üniversite hastanesinde tıp kariyerine başladığında üstlerinden biri ona ilginç bir okuma listesi vermişti. Anatomiyle ilgili tıp kitapları yerine bu liste Sherlock Holmes seti içeriyordu. Bir nöroloğun hayali bir dedektiften öğreneceği ne olabilirdi? Beyinle ilgili bir dergi olan Brain’de yazdığı makalede, Lees bu kitaplardan çok şey öğrendiğini itiraf ediyordu. Uzmanlık alanınız ne olursa olsun Sherlock Holmes dedektif hikayeleri, rasyonel düşünme konusunda önemli derslerle doluydu. Sherlock Holmes karakterini yaratan Arthur Conan Doyle’un kendisi de doktordu. Bu karakteri, Edinburgh’da bir hastanede çalışan ve döneminin önemli doktorlarından biri olan Joseph Bell’e dayandırdığına dair veriler var. 1927’deki bir röportajında Doyle, “Hikaye yazmayı denemek istedim ve buradaki kahramanın suçları ele alma şekli Dr Bell’in hastalıkları tedavi ettiği şekle benzeyecekti” diyor.

AYRINTIYI GÖRMEK
Lees, Conan Doyle’un Nöroloji İncil’i kitabını yazan William Gowers gibi doktorlardan da esinlendiğini düşünüyor. Gowers, odaya adımını attığı andan itibaren hastayı gözlemleme konusunda öğrencilerini uyarıyordu. Örneğin frengi hakkında verdiği bir derste, hastanın odaya girerken gözlemlenmesi sayesinde yürüme şeklini, topallamasını ve benzinin rengini görmenin, böylece hastalıkla bağlantı kurmanın mümkün olacağını belirtiyordu. Holmes’te de gördüğü her insanı en ufak ipuçlarına dayanarak inceleme alışkanlığı vardı. “Küçük ayrıntılar her zaman en önemli şeylerdir” diyordu Conan Doyle. Hem Gowers hem de Sherlock Holmes, önyargıların muhakeme yeteneğini zayıflatmasına izin vermemek gerektiğini söylüyordu. Serinkanlı, önyargısız gözleme önem veriyorlardı. Bohemya Skandalı adlı hikayede Sherlock Holmes, yardımcısı Watson’u şöyle azarlıyordu: “Görüyorsun, ama gözlemlemiyorsun. Arada fark var.”
Dr Gowers da şöyle bir yöntem izlenmesi gerektiği önerisinde bulunuyordu: “Bilmediğiniz bir vaka ile karşı karşıyaysanız, bildiğiniz bütün hastalık türlerini ve adlarını bir süreliğine unutun. Bu vakayı daha önce hiç görülmemiş gibi inceleyin, kendine özgü özellikleri olan bir sorun olarak ele alın.” Gowers’in gözlem gücünün bazen hayali kahraman Sherlock Holmes’dan daha iyi olduğunu görürüz. Histeriye benzer psikolojik sorunları olan bir adama yanlış teşhis konmuştu: “Hastanın yatağının başucundaki notlara öylesine bakıyordum ki mesleğinin ‘boyacılık’ olduğunu gördüm. Daha sonra damaklarını incelediğimde, mesleğinin etkilerini bariz bir şekilde görebiliyordum” diyordu Gower. Yani sadece iyi bir gözlemle, başkalarının gözden kaçırdığı şeyleri görmüştü. Hastanın rahatsızlığı boya zehirlenmesinden kaynaklıydı.

HATANIN KABULÜ
Her iki karakterin ortak özelliklerini gösteren başka örnekler de var. Tümdengelim yöntemiyle bir hastalığa ya da cinayete dair bütün olasılıkları incelemeleri gibi. “İmkansızı elediğinizde geriye kalan şey ne kadar umulmadık olsa da gerçek o olmalı” diyordu Holmes.
“Baylar, haklı olmak herkesin hoşuna gider, ama haksız olmak genellikle daha faydalıdır” diye yazmıştır Gower. Holmes ise şöyle der: “Bir köstebek kadar kör davrandığımı itiraf ediyorum, ama geç de olsa bilgeliği öğrenmek hiç öğrenmemekten iyidir.” Bu alçakgönüllülük, birçok zeki ve yetenekli insanın mustarip olduğu ‘uzmanlık hastalığı’nı yenmede anahtar işlevi görür. Gower’in Conan Doyle üzerindeki etkisi ne olursa olsun, Sherlock Holmes bugün mantıklı düşünmenin gücü konusunda önemli dersler sunuyor. En ileri teknoloji bile basit gözlemin ve rasyonel mantık yürütmenin yerini dolduramaz.