İstanbul Zeytinburnu Kazlıçeşme sahilinde bulunan anne ve kızın cansız bedenleri, Türkiye’yi sarsan bir dosyayı yeniden gündemin merkezine taşıdı. Aylarca adalet nöbeti tutan Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler’in ölümü, “ihmal mi, baskı mı, susturma mı?” sorularını beraberinde getirdi.
Sahilde bulunan cesetler kime aitti, nasıl fark edildi?
Gece saatlerinde **Kazlıçeşme Sahili**nde balık tutan vatandaşların ihbarı üzerine olay yerine gelen ekipler, denizde hareketsiz duran iki kişiyi tespit etti. Yapılan ilk incelemede, hayatını kaybedenlerin Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler olduğu belirlendi.
Bu tespit, yalnızca bir adli vakayı değil, uzun süredir kamuoyunun takip ettiği bir adalet mücadelesini de yeniden gündeme taşıdı.
Bu anne neden aylarca adliye önünde nöbet tutuyordu?
Fatma Nur Çelik, yıllar önce çocuk yaşta istismara uğradığını, daha sonra evlendirildiği kişinin kızını da istismar ettiğini açıklamıştı. Söz konusu kişinin, Kuran'a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler olduğu iddia edilmişti.
Açılan dava sürerken, sanığın tutuklanmaması üzerine Çelik, İstanbul Anadolu Adliyesi önünde adalet nöbetine başlamış ve “Ben ölmeden adalet istiyorum” sözleriyle kamuoyuna seslenmişti.
“Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” sözü neden yeniden konuşuluyor?
Anne Çelik’in aylar önce yaptığı bu açıklama, yaşananların ardından daha da çarpıcı hale geldi. Defalarca tehdit edildiğini, susturulmaya çalışıldığını ve yalnız bırakıldığını söyleyen Çelik, olası bir ölümün “intihar” olarak sunulmasına itiraz etmişti.
Bugün aynı sözler, soruşturmanın seyrine dair kamuoyundaki kuşkuları artırıyor.
İddialar bu kadar ciddiyken neden tutuklama olmadı?
Dosyada doktor raporları, beyanlar ve çeşitli deliller bulunduğu öne sürülmesine rağmen, sanığın tutuksuz yargılanması kamuoyunda sert eleştirilere yol açmıştı. Çelik, defalarca “Bu kişi kimler tarafından korunuyor?” sorusunu sormuş, ancak yanıt alamadığını söylemişti.
Bu soru, anne ve kızın ölümünün ardından yeniden yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.
Dernekler ne diyor, “baskı” iddiası neden önemli?
Anne ve kızın ölümünü duyuran Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, yaptıkları açıklamada bu ölümlerin sıradan olmadığını vurguladı. Dernek, annenin her itirazında çocuğunun elinden alınacağı yönünde örtük tehditlerle karşı karşıya bırakıldığını savundu.
Bu açıklama, “koruma mekanizmaları gerçekten işledi mi?” sorusunu gündeme taşıdı.
Bakanlık gerçekten destek verdi mi, yoksa süreç yalnız mı bırakıldı?
Aileye danışmanlık ve ekonomik destek sağlandığını belirten Mahinur Özdemir Göktaş, sürecin yakından takip edildiğini açıkladı. Ancak dernekler ve bazı hukukçular, bu açıklamaların sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini savundu.
Bu noktada kamuoyunun en çok merak ettiği soru şu oldu: Destek mekanizmaları neden annenin kendini güvende hissetmesini sağlayamadı?
Siyasiler neden “geç gelen adalet” vurgusu yapıyor?
CHP Aile ve Sosyal Hizmetler Gölge Bakanı Aylin Nazlıaka, adalet nöbeti sırasında anneyle bir araya gelmişti. Nazlıaka, “Bir kadın ‘öldürülürsem intihar süsü verirler’ diyorsa, sistem alarm vermiştir” sözleriyle dikkat çekmişti.
Bu açıklama, olayın yalnızca adli değil, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk meselesi olduğunu ortaya koyuyor.
Soruşturma hangi yönde ilerliyor, neler araştırılıyor?
Savcılık tarafından başlatılan soruşturma kapsamında anne ve kızın cenazeleri Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Kesin ölüm nedenleri yapılacak otopsiyle netleşecek. Yetkililer, olayın tüm ihtimaller göz önünde bulundurularak incelendiğini bildiriyor.
Ancak kamuoyunda asıl beklenti, yalnızca ölüm nedeninin değil, bu noktaya gelinmesine yol açan tüm ihmallerin de araştırılması yönünde.
Bu dosya neden sadece bir ölüm haberi değil?
Fatma Nur Çelik ve Hifa İkra Şengüler’in ölümü, çocuk istismarı, kadınların korunması ve adalet sisteminin işleyişine dair biriken sorunları gözler önüne seriyor. Bu nedenle olay, bireysel bir trajedinin ötesinde, yapısal bir kriz olarak değerlendiriliyor.





