Değerli Hedef Gazetesi okurları, hepinize sevgi ve saygılarımı sunarım.
Geçen yazımızda kaldığımız yerden devam edelim.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Sultan Vahdettin adım adım gelen cumhuriyetin ayak seslerini duymakta gecikmişti. Siyasi açıdan yetersiz olduğu için büyük hatalar yapmış ve bu hataların bedelini tahtıyla ödemişti.

Aslında hiç böyle olacağını beklemiyordu. Kendi askerleri ve komutanları olarak gördüğü Milli Mücadele liderlerinin bir gün gelip kendisine artık sultan değilsin, ülkenin kaderi hakkında söz sahibi değilsin. Artık kararları biz vereceğiz diyeceğine rüyasında görse inanmazdı.

Sultan Vahdettin diğer bütün Osmanlı padişahları gibi egemenliğin ilahi bir ihsan olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Rauf Bey’e bu millete bir çoban gerek o da benim! demişti. Bu ifadeler esasen yanlış anlamaya son derece müsaitse de, aslında bu anlayışı ifade ediyordu. Doğu devlet geleneğinde çok eski zamanlara, eski Hint, Sasani ve Ortaçağ devletlerinden gelen bir yaklaşıma göre hükümdar bir sürü olan halkı idare etmekle görevli bir çobandı. Burada sürü o dönemlerde millet ve halk gibi kavramların yerine geçmekteydi. Yani bir tahkir söz konusu değildi. Sultan Vahdettin’de bunu belirtmek istemişti.

İlk yazıda vurguladığımız gibi karakter olarak son derece enteresan bir yapıya sahipti. Ne zaman ne yapacağı hiç belli değildi. Örneğin karşılıklı sigara içecek kadar samimi olduğu mabeyn başkatibi Lütfi Simavi Bey’i Damat Ferit Paşa’nın etkisi ile görevden alması Lütfi Simavi Bey’i deyim yerinde ise şok etmişti. Aynı tarz hareketleri yeni başkatip Ali Fuad Bey’e karşı da zaman zaman sergileyecekti.

Fakat anlamıyor veya anlamak istemiyordu. Artık meşrutiyet bile yeni bir aşamaya girmişti. Padişahlık makamı sembolik bir makam olmaktan ileri gitmiyordu. Hiçbir şey yapmamakla suçlanan Sultan Reşad bile İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı direnemezdi. Önüne konan evrakları imzalamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

Ülke kabineler ve fırkalar yani partiler tarafından yönetiliyordu. Askeri bürokrasi ise sivil bürokrasiye nazaran daha üst bir seviyedeydi. Avrupa görmüş, yabancı dil bilen, dünyayı yakından takip eden askerler artık modernleşme sürecinin iplerini ele almak üzereydiler. Bu elit arasından sıyrılan Mustafa Kemal Paşa cumhuriyeti kuracaktı.

Hiç kimse, en yakınındakiler bile politikalarına bir anlam veremiyordu. Anadolu’da kıyasıya bir ölüm kalım savaşı sürerken son eşiyle düğün yapması günümüzde dahi çok eleştirilmektedir. Ancak, bu hareketi onun olayları analiz etmekten ne kadar uzak olduğunu gösterir. Üstelik sarayında bile çok sayıda Anadolu yanlısı vardı.

Sürgüne gittikten sonra San Remo’daki villada padişah gibi yaşamaya devam etti. Emrindeki hizmetliler ve maiyetiyle birlikte küçük bir saray hayatı kurmuştu. Ancak buna para gerekliydi. Bu sebeple zamanla elinde avucunda ne varsa çıkardı. Bütün varlığını kayınbiraderi Zeki Bey’e verdi. İflah olmaz bir kumarbaz olan Zeki Bey, kendisine teslim edilen bütün parayı Monte Karlo’da kumarda kaybetti. Peki sonuç ne oldu? Sultan Vahdettin bırakın bu ihanetin hesabını sormayı elinde kalan son parayı da Zeki Bey’e vermekte bir an bile tereddüt etmedi!

Vefat ettikten sonra San Remo’daki manav, kasap ve diğer alacak sahipleri kapıya dayandılar. Fatih Sultan Mehmed’in torununun naaşına İtalyan esnafları tarafından haciz konuldu! Bu durum Osmanlı tarihinin en trajik, en acı veren sonuçlarından birisiydi. Dünyanın bütün hazinelerine hükmeden Kanuni Sultan Süleyman’ın varisi bir manava, kasaba bile borcunu ödeyemeden ölmüştü. Ve daha sonra bir hıyanet daha ortaya çıktı. Padişahın yanında getirdiği nişanlardaki mücevherler sahteleriyle değiştirilmişti! Söylenecek hiçbir şey kalmamıştı. Trajedi ölümünden sonra bile onu takip ediyordu.

Aslında herşey bambaşka olabilirdi. Kendisinden sonra halife ilan edilen Abdülmecid Efendi ile iyi anlaşsa, imparatorluğun çeşitli yerlerindeki malları ve alacaklarını tahsil edip rahat içinde yaşayabilirleredi. Ancak ikisi de birbirinden nefret ediyordu. Sultan Vahdettin son padişah olarak hanedanın ve ailenin reisi olarak kendisini görüyordu. Veliahdı olan Abdülmecid Efendi ise TBMM. Tarafından seçilmiş bir halife olarak reisin kendisi olduğu konusunda ısrarlıydı.

Üstelik ikisi dünürdü. Sultan Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan, Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk Efendi ile evliydi. Ancak bu bile aralarındaki çekişmeyi yok etmeye yetmiyordu. Sultan Vahdettin’in vefatından sonra hanedan mensuplarının malları hususundaki sorunlar bitmedi. Birtakım sahtekar ve menfaatçi insanlarca bu mallar yağmalandı, el konuldu.

Avrupa’da yaşayan hanedan mensupları çok büyük bir sefalete düçar oldular. Bazılarının hayatı Sultan Vahdettin gibi trajik bir biçimde sona erdi.
Peki bugün ne diyeceğiz? Sultan Vahdettin hain miydi?

Bana sorarsanız hayır. Peki kahraman mıydı? Bu soruya verilecek cevap ta hayır olmalıdır. Daha önce söylediğim gibi ne o, ne de başka bir hanedan mensubu yıkılan bir imparatorluğu omuzlayamazlardı. Ancak Sultan Vahdettin Milli Mücadele’ye bu kadar düşmanlık göstermese, İngilizlerin sözlerine bu kadar ehemmiyet etmese, aptallığı ve gafleti ile meşhur olan Damat Ferit’i iplerini elinde tutarım diye öne sürmeseydi herşey çok farklı olabilirdi.

Cumhuriyet adım adım geliyordu. Daha sonra yaşanan sıkıntıların hiç biri yaşanmazdı. Belki daha yumuşak bir geçiş süreci yaşanırdı. Günümüzde bile çözülmemiş anlaşmazlıklar ortaya çıkmazdı. Hanedan mensupları Avrupa’nın çeşitli yerlerinde perişan olmazlardı. Ancak tarihte belkilerin bir anlamı yoktur. Sadece gerçekleşenler vardır ve geleceğe yaşanmışlıkların mirası kalır.

Bugün Sultan Vahdettin Şam’da Sultan Selim Cami haziresinde son uykusunu uyumakta. Etrafında bazı hanedan mensuplarının kabirleri de mevcut. Bazen ziyaretçiler tarafından kabri ziyaret edilmekte. Hatasıyla, doğrusuyla, eksiği ile tarihe geçti. Allah kendisine ve dramatik yaşamları filmlere konu olacak olaylarla dolu olan, hatta bazılarının mezar yeri bile belli olmayan hanedanın diğer mensuplarına rahmet eylesin. Bir haksızlık, hata ve yanlışlık varsa yarın ilahi mahkemede hesap görülecektir zaten.

Peki bize düşen nedir? Artık geçmişi tarihçilere bırakmak, şahısları ve olayları objektif değerlendirmek, fayda getirmeyen ideolojik kavgaları sona erdirmek. Nitekim ülkemizin çözülmesi gereken dev gibi sorunları bunları şiddetle gerektirme.

Kim ne derse desin Osmanlı ve Cumhuriyet birbirlerinin devamıdır. Rahmetli Sabiha Sultan’ın muhteşem bir biçimde ifade ettiği gibi Osmanlı hanedanı Türk tarihinin en önemli ailelerinden birisi olup vazifesini yapmış ve tarihteki yerini almıştır. İmparatorluk nasıl Türkün malı ise Cumhuriyet’te Türkün malıdır.

DİĞER YAZILARI