Bir gün dedemin sandığını açmaya karar vermişti babaannem. Dedemden geriye kalan sadece bir sandıktı. Kimse o sandıkta ne olduğunu yahut neler olduğunu bilmiyordu.

Küçücük bir anahtarla o güzel ve bir o kadar da eski sandığı titreyen elleriyle açtı babaannem.

Barış Manço'nun fotoğrafı vardı. Bir "Akşam" Gazetesi'nin eki. Üzerinde "Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, İNANAMADIK" yazıyordu.

Dedemin Barış Manço'yu resimlerini saklayacak kadar sevdiğini sandıktan öğrenmiştim o an.

Sonra albümü açtık. Albümün arasında fotoğraflar ve mektuplar, evlenme cüzdanı, babamla annemin düğün davetiyesi bile vardı.

Bir günlüğü vardı. Asker arkadaşlarının fotoğrafları ile doluydu. Birbirlerine yazdıkları yazılarla. Hepsinin tek tek fotoğrafı vardı, isimleri vardı. Adresleri bile vardı. Ama bazılarının fotoğrafları varken yazıları yoktu. Günlük de yarım kalmıştı zaten. Kim bilir neden yazamamışlardı? Ama bunu sandıktan öğrenemedim ne yazık ki. Hiçbir zaman da öğrenemeyecektim.

Kağıt fabrikalarından verilen küçücük defterlere koca yüreğini sığdırmış, öyle güzel şiirler yazmış ki.
Takvimini çizmiş. Askere gelişinden itibaren yazmış, çizmiş.

Ne anılar biriktirmişti bu sandık. Ne gerçek hikâyeler. Fotoğraflardan tut yazılara kadar hepsi konuşuyordu sanki.

Bir kitabın arasına koyulan fotoğraf gibi, çiçek gibi. Atılan tarihler gibi. Altı çizilen cümleler gibi. Yarım kalan hayatlar gibi.

Herkesin konuşan bir sandığı var aslında ya da konuşmak isteyen. Yıllarca kilitlenen, en sonunda da başkası tarafından açılan... Ya da sonsuza kadar susan, hiç açılmayan...

Peki sizinkisi hangisi?

Susan mı?

Konuşan mı?

Yoksa;

Konuşmak isteyen mi?