Türkiye’de eğitim denildiğinde akla genellikle sınavlar, başarı sıralamaları, okul puanları ve mezuniyet törenleri geliyor. Oysa eğitim meselesinin konuşulmayan başka bir yüzü var: Gençlerin görünmeyen mücadelesi. Her yıl milyonlarca öğrenci daha iyi bir gelecek umuduyla ders çalışıyor, sınavlara hazırlanıyor, ailesinin ve toplumun beklentilerini karşılamaya çalışıyor. Ancak bu uzun ve yorucu yolculuğun sonunda onları bekleyen şey çoğu zaman hayal ettikleri gelecek olmuyor.

Bir öğrencinin hikâyesi aslında çok erken yaşlarda başlıyor. Daha çocuk yaşta sınavlarla tanışıyor, başarılı olması gerektiği söyleniyor. Ortaokulda lise sınavı, lisede üniversite sınavı derken gençlik yıllarının önemli bir kısmı sürekli bir yarış içinde geçiyor. Arkadaşlarıyla geçireceği zamanı test kitaplarına ayırıyor, sosyal hayatından fedakârlık yapıyor, hayallerini erteleyerek geleceğini inşa etmeye çalışıyor.

Bu süreçte yalnızca öğrenciler değil, aileler de büyük fedakârlıklar yapıyor. Kimi aile çocuğunu dershaneye gönderebilmek için bütçesinden kısmak zorunda kalıyor, kimi anne baba yıllarca biriktirdiği parayı eğitim masraflarına harcıyor. Çünkü toplum olarak eğitimin insanı daha iyi bir yaşama ulaştıracağına inanıyoruz. Ne var ki son yıllarda bu inanç giderek sorgulanmaya başladı.

Bugün üniversite mezunu gençlerin önemli bir bölümü mezun olduktan sonra iş bulmakta zorlanıyor. İş bulanlar ise çoğu zaman eğitimini aldığı alanda çalışamıyor. Dört yıl, bazen beş yıl boyunca okuduğu bölümle ilgisi olmayan işlerde çalışmak zorunda kalan gençlerin sayısı her geçen gün artıyor. Üniversite mezunu bir gencin markette kasiyerlik yapması, kurye olarak çalışması ya da asgari ücretle farklı sektörlerde iş araması artık şaşırtıcı bir durum olarak görülmüyor.
Elbette hiçbir meslek küçümsenemez. Emek verilen her iş değerlidir. Ancak burada sorgulanması gereken nokta şudur: Gençler neden yıllarca eğitim aldıkları alanlarda çalışma fırsatı bulamıyor? Neden diplomalar, birçok genç için gelecek güvencesi olmaktan çıkıyor?
Bu soruların yanında gençlerin sırtına yüklenen bir başka ağır yük daha var: Belirsizlik.
Geçtiğimiz günlerde bir üniversitenin kapatılması ve ardından yeniden açılması yönünde yaşanan gelişmeler eğitim sisteminin yalnızca akademik değil, psikolojik yönünü de gözler önüne serdi. Olayın idari ve hukuki boyutları elbette tartışılabilir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek var: Bu süreçlerden en çok etkilenenler öğrenciler oluyor.

Bir öğrencinin yerine kendimizi koymaya çalışalım. Yıllarca sınava hazırlanmış, istediği bölümü kazanmış, hayallerini kurmuş ve eğitimine başlamış. Sonra bir gün okulunun geleceğine ilişkin belirsizlik ortaya çıkıyor. Acaba eğitimime devam edebilecek miyim? Diplomam geçerli olacak mı? Başka bir üniversiteye geçmek zorunda kalacak mıyım? Bunca emek boşa mı gidecek?
Bu soruların hiçbirinin net cevabının olmaması bile başlı başına büyük bir psikolojik yük oluşturuyor. Çünkü gençler yalnızca bugünü değil, yarınlarını da düşünmek zorunda. Eğitim hayatları boyunca zaten sınav stresiyle mücadele eden öğrenciler, bir de geleceklerinin belirsizleşmesiyle karşı karşıya kalıyor.
Oysa eğitim sisteminin temelinde güven duygusu bulunmalıdır. Öğrenci, başladığı yolun sonuna kadar devam edeceğine inanmak ister. Yıllarca emek verdiği okulun, bölümün ve diplomanın geleceğinden emin olmak ister. Sürekli değişen kararlar, belirsizlikler ve ani gelişmeler ise bu güven duygusunu zedeliyor.
Bugünün gençleri yalnızca ekonomik sorunlarla mücadele etmiyor. Aynı zamanda yoğun bir kaygı iklimi içinde yaşamaya çalışıyor. Üniversiteyi kazanamazsam ne olacak? Mezun olunca iş bulabilecek miyim? Kendi evimi kurabilecek miyim? Aileme yük olmadan yaşayabilecek miyim? Eğitim aldığım mesleği yapabilecek miyim?
Bu sorular birçok gencin zihninde her gün tekrar ediyor.
Son yıllarda gençler arasında umutsuzluk duygusunun arttığına dair gözlemler de bu tabloyu destekliyor. Çünkü insanlar emeklerinin karşılığını göremediklerinde yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal olarak da yıpranıyor. Yıllarca çalışıp başarılı olduğu halde istediği noktaya ulaşamayan gençler zamanla kendilerini değersiz hissetmeye başlayabiliyor. Oysa sorun çoğu zaman bireysel yetersizlik değil, yapısal problemlerdir.
Belki de eğitim üzerine konuşurken eksik bıraktığımız nokta tam olarak budur. Eğitim sadece okul binaları, müfredatlar ve sınavlardan ibaret değildir. Eğitim aynı zamanda umut demektir. Geleceğe duyulan güven demektir. Bir gencin “Çalışırsam başarabilirim” diyebilmesi demektir.
Eğer gençler artık bu cümleyi kurmakta zorlanıyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir sorun var demektir.
Türkiye’nin en büyük zenginliği genç nüfusudur. Ancak bu zenginlik ancak gençlerin kendilerini güvende hissettikleri, emeklerinin karşılığını alabildikleri ve gelecek planları yapabildikleri bir ortamda değer kazanabilir. Gençlere sürekli daha fazla çalışmaları gerektiğini söylemek yerine, onların neden umutsuzlaştığını anlamaya çalışmalıyız.
Çünkü bugün birçok öğrenci ders kitaplarının arasında yalnızca sınav sorularıyla değil, geleceğe dair kaygılarıyla da mücadele ediyor. Görmediğimiz şey onların çalışmadığı değil; aksine çok çalıştıkları halde emeklerinin karşılığını alıp alamayacaklarını bilmeden yaşamaya devam etmeleridir.

Ve belki de eğitim sistemine dair sormamız gereken en önemli soru şudur:
Gençlerden sürekli fedakârlık bekleyen bir düzen, onların hayallerine ve emeklerine ne kadar sahip çıkıyor?
Çünkü bir ülkenin geleceği yalnızca yetiştirdiği öğrencilerle değil, o öğrencilerin geleceğe ne kadar umutla bakabildiğiyle ölçülür. Bugün gençlerin gözlerinde eksilen şey bilgi değil; giderek azalan umut duygusudur. Eğitim sisteminin asıl sınavı da belki tam burada başlamaktadır.