Sabah uyanır uyanmaz hayatın o ağır yükünü omuzlarımıza yükleyip, gün boyu herkese "her şey yolunda" mesajı vermeye çalışmaktan yorulmadık mı? Modern insan, vitrin hayatların sergilendiği bu çağda, adeta kusursuz bir robot gibi yaşamak zorunda bırakılıyor. Ağlamak, yorulmak, durmak ya da "ben bugün başaramıyorum" demek adeta yasak. Oysa insanın en asil, en gerçek hali; çatlaklarından sızan ışığı saklamadığı, zayıflıklarını kucaklayabildiği andır.
Hayatımız, dışarıdan bakanlar için belki düzgün işleyen bir saat mekanizması gibidir: Faturalar ödenir, işler yetiştirilir, sosyal mecralarda mutlu fotoğraflar paylaşılır. Peki ya akşam kapıyı kapatıp kendimizle baş başa kaldığımızda, o odanın içinde yankılanan sessizlikle ne yapıyoruz? Çoğumuz, içimizdeki o derin boşluğu daha çok çalışarak, daha çok tüketerek veya sürekli bir şeylerle meşgul olarak kapatmaya çalışıyoruz. Tamamlanma arzusu, bizi sürekli koşturan görünmez bir kamçıya dönüştü. "Şu projeyi bitirirsem mutlu olacağım", "Bu evi alırsam huzur bulacağım" cümleleriyle ömrümüzü ertiyoruz. Oysa huzur, varılacak bir liman değil; fırtınanın ortasında gemiyi ayakta tutabilme becerisidir.
Büyüdüğümüzü, olgunlaştığımızı, hayatın zorlukları karşısında zırh kuşanmayı öğrendiğimizi zannediyoruz. Aslında yaptığımız tek şey, içimizdeki o kırılgan çocuğu derin bir bodrum katına kilitlemek. Bir hata yaptığımızda kendimizi affetmiyoruz; başkalarına gösterdiğimiz o sonsuz hoşgörüyü, sıra kendimize geldiğinde un ufak ediyoruz.
Hataların birer felaket değil, sadece insan olmanın doğal bir parçası olduğunu unuttuk. Yanılmak, düşmek ve yeniden kalkmak bu oyunun en güzel kuralıyken, biz hep kazanan olmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Toplumun bize biçtiği rolleri o kadar içselleştirdik ki, kendi gerçek sesimizi unuttuk. Hangisi biziz, hangisi giydiğimiz ceket? Bazen bunu bile ayırt edemez hale geliyoruz.
Yaralarımızla Barışmak
Japonların *Kintsugi* adında harika bir sanat felsefesi vardır. Kırılan seramikler, altın tozu karıştırılmış özel bir reçineyle birleştirilir. Ortaya çıkan eser, eskisinden çok daha değerli, çok daha eşsizdir çünkü o kırıklar, nesnenin yaşanmışlığını ve hikayesini gösterir. İnsan ruhu da böyledir. Hayat bizi kırar, üzer, hırpalar. Önemli olan o kırıkları saklamaya çalışmak değil, onları hayatımızın en kıymetli madeniyle, şefkatle ve kabul edişle onarabilmektir.
> Hayat, kusursuz anların toplamı değil; yaralarımızın üzerinden yeniden doğmayı öğrendiğimiz o cesur adımların hikayesidir.
Bugün, kendinize karşı biraz daha merhametli olun. Her şeyi kusursuz yapmak zorunda değilsiniz. Ağlamak istiyorsanız ağlayın, durmak istiyorsanız durun. Çünkü bu hayat, bir başkasının senaryosunu kusursuzca oynamak için değil; kendi dağınık, gerçeğe ve sevgiye aç kalbimizle var olabilmek için var.
Ve bazen insan, en çok kendi omzuna dokunulmasına ihtiyaç duyar; bugün o eli kendi kendine uzatmaya ne dersiniz?