Bir pazar gününü evde temizliğe veya düzenlemeye ayırdığınızda hiç fark ettiniz mi? Gardırobun arka köşesinde saklanan, üç yıldır giyilmemiş o ceket; çekmecenin dibinde öylece duran, hangi cihaza ait olduğu çoktan unutulmuş o kablo yığını ya da belki de bir gün lazım olur diye saklanan onlarca boş kutu... Evlerimiz, farkında olmadan kendi ellerimizle kurduğumuz küçük "geçmiş zaman müzelerine" dönüşmüş durumda.
Gündelik hayatın en sessiz ama en yaygın krizlerinden biri bu: Eşyalarla kurduğumuz hastalıklı bağ.
Eskiden eşya, işleviyle var olurdu. Bir sandalye üzerine oturmak için vardı; bir palto soğuktan koruduğu sürece değerliydi. Bugün ise satın aldığımız ya da sakladığımız hemen her nesneye mantığın ötesinde duygusal anlamlar yüklüyoruz. O giymediğimiz ceket, sadece bir kumaş parçası değil; belki de "bir gün zayıflarsam giyerim" hayali. O eski çalışma masası, kendimize verdiğimiz ama bir türlü tutamadığımız "daha disiplinli bir insan olacağım" sözünün sessiz bir tanığı. Eşyaları atmakta zorlanmamızın asıl sebebi, nesnelerin kendisine değil, o nesnelerin temsil ettiği potansiyel benliklerimize veda edemeyişimiz.
Tüketim toplumunun bizi dönüştürdüğü bu yeni insan tipolojisi, ironik bir şekilde hem sürekli yeni şeyler almaya yönlendiriliyor hem de eskileri bırakamamanın yükü altında eziliyor. Salonda kapladığı alandan çok zihnimizde yer kaplayan bu nesne kalabalığı, yavaş yavaş yaşam alanlarımızı daraltıyor. Odalarımız büyüyor ama hareket alanımız küçülüyor; gardıroplarımız dolup taşıyor ama "giyecek hiçbir şey bulamıyoruz."
Çünkü mesele nesne sayısı değil, zihinsel berraklık meselesi.
Eşya biriktirmek, aynı zamanda geleceğe duyulan derin bir güvensizliğin ve belirsizlik korkusunun dışa vurumudur. "Ya bir gün lazım olursa?" sorusu, modern insanın zihnine kazınmış en büyük kaygı reflekslerinden biridir. Bu soru, insanı şimdiki zamanda yaşamak yerine, hep gelecekteki olası bir mahrumiyet ihtimaline hazırlıklı olmaya zorlar. Oysa hayatın kendisi zaten belirsizdir ve hiçbir çekmece dolusu eski eşya, geleceğin belirsizliğine karşı gerçek bir güvence sağlayamaz.
Peki, bu yükten kurtulmak neden bu kadar elzem?
Çünkü etrafımızdaki fiziksel dağınıklık, bir süre sonra zihinsel bir dağınıklığa dönüşür. Yaşam alanımızı sadelikle buluşturmak, sadece evdeki tozları almak değil, zihindeki lüzumsuz mesaileri de temizlemektir. Bir eşyayı elden çıkarabilmek, geçmişteki bir dönemi kapatıp bugüne odaklanabilme cesaretidir. İnsanın hafiflemeye, azaldıkça özgürleştiğini hissetmeye ihtiyacı var.
Belki de bu hafta sonu, sakladığımız o eski kutulardan birini açıp kendimize şu basit soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu nesne gerçekten benim hayatıma hizmet mi ediyor, yoksa ben mi onun bekçiliğini yapıyorum?
Cevap ikincisiyse, vedalaşmak sanıldığı kadar korkutucu olmayabilir. Zira hayat, biriktirdiğimiz eşyaların toplamı değil; bıraktığımız boşluklarda nefes alabilme becerimizdir.