Önce Şanlıurfa, hemen ertesi gün Kahramanmaraş... Okul zilinin sesi, yerini barut kokusu ve feryatlara bıraktı. Önce Şanlıurfa’da yaralılarla sarsıldık. Sonrasındaysa Kahramanmaraş’tan gelen haberle adeta nefesimiz kesildi.

Henüz 14 yaşında çocuk gördüğümüz bir kişi tarafından öğretmen ve öğrenciler hayattan koparıldı. Derken geçtiğimiz günlerde Aydın’ın Köşk ilçesinde de bir çocuk elinde bıçakla okula gitti. Durumun okul görevlileri tarafından fark edilmesiyle olası bir facianın önüne geçilmiş olundu. Yaşanan bu olaylar ülkede derin yaralar bıraktı.

Bir çocuğun, ödevini yapmadığı için yaşayacağı o masum telaş ne yazık ki yerini bir sınıf köşesinde tedirginliğe bıraktı. Oysa okul, bir çocuk için sadece beton bir bina ya da derslikten ibaret değildir. Okul, aile dışındaki ilk güvenli sosyal kaledir. Çocuk, evindeki o korunaklı alanın bir uzantısı olarak adım atar okulun bahçesine. Ancak o sıralarda patlayan silah sesleri güvenlik kaygılarını da beraberinde getirdi. Artık hiçbir ebeveyn çocuğunu okula uğurlarken "nasılsa okulda, güvendedir" diyemeyecekse, toplum olarak nereye gittiğimiz esaslıca bir sorgulamamız gerekiyor.

Sorumluyu sadece şiddet içerikli dizilerde, dijital oyunlarda veya ekranlara düşen karanlık haberlerde aramak, kolaya kaçmaktır. Evet, bunlar birer etkendir ama asıl mesele çok daha derinlerdeki sosyal çürümedir. Ahlaki değerlerin yitirildiği, sevginin yerini öfkeye bıraktığı bir iklimde yetişen çocuklar, şiddeti bir çözüm aracı olarak görmeye başlar.

Bireyi yetiştirirken sorumluluk herkese aittir. En başta ailede başlar. Bilinçli ebeveynlik, sadece çocuğun karnını doyurmak değil, ruhunu da doyurabilmektir. Bugün mahallelerimizde nasıl "Aile Hekimleri" varsa, artık "Aile Psikologları" da bir zorunluluk haline gelmelidir. Dünden bugüne bazı önemli sosyal politikaları hayata geçiren hükümetin bu konuya da özellikle eğilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bence bu durum aciliyet arz ediyor.

Her mahallede, her sokakta ailelerle birebir temas kuran, çocukların ve anne babaların ruhsal dünyasına ayna tutan bir mekanizmaya ihtiyacımız var. Sağlıklı bir iletişim, şiddetin en büyük panzehiridir. Eğer o 14 yaşındaki çocuğun ruhundaki çatlaklar vaktinde fark edilseydi, o kaybettiğimiz canlar bugün aramızda olacaktı.

Bireyi iyi bir şekilde yetiştiren en önemli unsurlardan ikisi de sanat ve spordur. Çocukların küçük yaşlardan itibaren ruhlarını sanat ve sporla doyurmaları ileride vizyonu geniş birer birey yapar. Bizler, çocuklarımıza matematik formüllerinden, coğrafyadan, geometriden önce en başta insan olmayı da öğretmek zorundayız.

Karakterin eğitimi, akademik başarıdan her zaman önce gelmelidir. Bu karanlık tabloyu aydınlatacak olan tek şey, yeniden inşa edeceğimiz o sağlam ahlaki temeldir.

Hocamız, önemli tarihçimiz İlber Ortaylı’nın hepimize ders olması gereken o can alıcı cümlesini dile getirmek istiyorum: "İnsanın ilk önce ahlak okuması gerekir. Diplomalar meslek içindir”

Çocuklarımıza sadece bir meslek değil, yaşatmayı bilen bir vicdan bırakmadığımız sürece, o sıralar hiçbir zaman tam anlamıyla güvenli olmayacak.

Zor süreçlerden geçtiğimiz şu günlerde bugün ise 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Bu önemli gün dünya üzerinde sadece Türkiye’de çocuklara armağan edilen ilk ve tek bayram olma özelliği taşıyor. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu önemli günü çocuklarımıza ithaf etmiş, gelecek nesilleri egemenliğimize, demokrasimize ve bağımsızlığımıza sahip çıkmakla görevlendirdi. Ancak ülkemizin zor süreçlerden geçtiği bu günlerde bu bayram içimizde oluşan bir acıyla geçecek.
Bu sene 106. yılını kutladığımız 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda geleceğimiz olan çocuklara daha güvenli alanlar inşa edeceğimizi umarak sözlerimi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle sonlandırıyorum :
"Çocuklarını koruyamayan milletler geleceğini de koruyamaz."
Nereye mi gidiyoruz? Eğer durup düşünmezsek, kendi geleceğimizi kendi ellerimizle toprağa veriyoruz.