İlk kalemimi bu konuyla ele almanın ve güzel bir hikayeyi sizinle paylaşmanın çekincesindeyim. Yıllar boyunca meyvesi olduğum güzel bir aşk hikayesini bu satırlara dökmenin ne kadar zor olduğunu anlatamam fakat bu hikayeyi, anlattığım çoğu insana ilham olduğunu gördükten sonra ümidini kesmiş insanlara ilham olmasını istedim.

Bingöl ile Elazığ arasındaki küçücük bir köy olan Yolçatı (Şarge), güzel bir aşk hikayesini hatıralarına işleyerek bana bugün büyük ilhamlar verdi…

Yolçatı’ya 1998 yılında askere giden İbrahim, görev sırasında köyde yaşayan ve kafasında ekmek tepsisi taşıyan Gülseren’e ilk görüşte aşık olmuş. Ne var ki aralarında bulunan ve görüş açısını uzatan koskoca otoban bile bu aşka engel olamamış. Gülseren ile bir şekilde iletişime geçmenin yolunu bulan İbrahim, birbirlerine ulaşabilmenin yolunu da bulmuş. Köy içinde büyük bir taş belirlemişler. Bu taşın altına, birbirlerinin simalarına daha hakim olabilmek için fotoğraflarını koymuşlar ve tek iletişim yolları olan mektuplaşmayı da buradan sağlamışlar. İbrahim, görev süresi boyunca Gülseren’i düşünmeyi ve onunla iletişimi hiç bırakmamış. Ne var ki geldiği memleketinde talipleri onu beklerken İbrahim, bu aşkı buraya gömmenin tedirginliğindeymiş. Görevinin son günlerinde Gülseren’in ev telefonuna ulaşarak bir cesaretle, “Gülseren, buradaki görevim bitmek üzere. Benimle evleneceksen gel seni de götüreyim” demiş. Gülseren, anlık gafletle ailesine bu durumu açıklaması için zamana ihtiyacı olduğunu ifade etmiş. O sırada telsizlere bakmakla görevli olan İbrahim, telefonla konuştuğu esnada komutanına yakalanarak 10 gün daha ceza yemiş ve burada kalmış. Kader işte… Gülseren için yeterli süreymiş ki ailesini ikna etmiş.

Aşkını memleketine götürmenin mutluluğunu yaşayan İbrahim ve Gülseren, yapılan hazırlıkların ardından 1999 senesinde dünya evine girmişler. Ailenin tek oğlu olan İbrahim, ilk çocuğunu kucağına almanın heyecanıyla adına karar vermekte zorlanırken Gülseren ile kısa tartışmalar yaşamış. Yaşadıkları süreçte bir süre isimsiz kalan küçük bebeğin ismi için ikisinin de bir fikri varmış. En sonunda kararı vermişler. “İki ismi olsun, ikimizin de gönlü olsun” demişler. 20 yaşında anneliği tadan Gülseren, yıllarca beklediği aşkına ithafen bebeğe, ‘babasının mücevheri’ anlamına gelen ‘Zeynep’ ismini vermiş. İbrahim ise Elazığ gibi uzak bir memleketten ailesinin yanına, Çorum’a getirdiği sevdiceğine ithafen ‘Uzaktan gelen yabancı’ anlamına gelen ‘Özge’ ismini vermiş. Bu aşkın meyvesine ise özetlemesi zor olan bu hikayeyi siz değerli okurlara anlatmak kalmış.

Velhasıl kelam; Bu hikaye gibi yıllarca dinlediğimiz, özendiğimiz o sevdaları artık bulamaz olduk. El ele tutuşmanın heyecanını yaşayan, o dönemin aşklarını şarkılara, şiirlere döken ve göz göze gelince bile utanıp kafasını eğen bir neslin çocukları; Artık dijital ortamlarda klavyelerin üzerine bırakmış duygularını. Günümüzde bize lütuf olarak sunulan teknolojiye o kadar bağlandık ki, uzak diyarlardan bile fotoğraflarını gördüğümüz insanlarda bu aşkları aradık. Bununla da kalmadık… Son zamanlarda birkaç kadın arkadaşım ChatGPT gibi platformlardan aşk tavsiyeleri aldıklarını da söyledi. Teknolojinin duygusu yoktur. Sevginizi, teknolojide arayacak kadar tembel olmayın ve tecrübe edinmekten korkmayın. Kafanızı kaldırın ve dışarı çıkıp o aşkı teknolojide değil, soluduğunuz oksijende bulmanın cesaretine kapılın…