Köyler… Bir zamanlar çocuk çığlıklarının yankılandığı, tarlaların sabahın ilk ışıklarıyla canlandığı, akşamları soba başında sohbetlerin uzadığı yerlerdi. Bugün gidip bakıyorsunuz, çoğu evin kapısı kilitli, bacalar tütmüyor. Çocuk sesleri yok. Çünkü gençler, umutlarını ve hayallerini alıp şehirlere taşındı.
Bunun sebebini sormaya gerek yok aslında. Şehirde iş var, okul var, hastane var. Köyde kalanlar ise çoğunlukla yaşlılar. Onlar da artık tarlaya, hayvanlara eskisi gibi yetişemiyor. Toprak boş kalıyor, üretim azalıyor. Bir yandan da şehirler bu göçün yükünü taşıyamıyor. Kalabalık, trafik, kiralar… Hepimizin yakındığı sorunların kökeninde bu dengesizlik var.
Ama en çok içimi acıtan tarafı şu: Kültür kayboluyor. Çocukların ninelerinden öğrendiği türküler, bayramlarda yapılan o kocaman sofralar, imeceyle kurulan dayanışmalar… Hepsi yavaş yavaş tarihe karışıyor.
Peki çare? Belki de köyleri sadece “tarım yapılan yer” olarak değil, yaşamın sürdürülebilir olduğu, doğayla uyumlu yeni merkezler olarak görmeliyiz. Gençlerin köylerinde kalabilmesi için orada da gelecek hayali kurabilmesi lazım. Yoksa bu göç, sadece mekân değiştirmek değil, bir hafızanın da silinmesi demek.