Kışın ortasında tabağımıza koyduğumuz o kıpkırmızı, cam gibi parlayan domateslerin bize bir "iyilik" yaptığını sanıyorsak fena halde yanılıyoruz. Aslında o tabakta yediğimiz şey bir sebze değil, doğaya karşı girilmiş beyhude bir inatlaşmanın ürünü. Biz ne ara bu kadar sabırsızlaştık? Ne ara her mevsimi aynı tatla, aynı renkle geçiştirmeyi bir marifet sayar olduk?
Sağlık dediğimiz o koca kavram, vitamin haplarına veya reklamı bol takviyelere sığmaz. Sağlık, o anki toprağın bize ne verdiğini anlamaktır. Ocak ayının ayazında güneşin yakmadığı, toprağın ısıtmadığı bir patlıcandan şifa beklemek, bozuk bir makineden verim beklemekle aynı şey. Doğanın bir takvimi, vücudumuzun da o takvime göre ayarlanmış bir saati var. Kışın bünye, toprak altındaki o ağırbaşlı kök sebzeleri, narenciyenin o sert asidini arar. Sen kalkıp ona yazın yakıtını, yani o hormon mucizesi "plastik" sebzeleri dayarsan, o motor bir yerde elbet tekleme yapar.
Mesele sadece besin değeri falan da değil, mesele yaşam kalitemizin o berbat "tek tipleşmesi". Eskiden bir domatesin kokusu mutfağa girdiğinde mevsimin değiştiğini anlardık; bir özlem vardı, bir kavuşma tadı vardı. Şimdi her şey elimizin altında, ama hiçbir şeyin ruhu yok. Kışın ortasında patlıcan yiyen adam, aslında damak tadına ihanet ediyordur. O saman tadındaki sebzelerle sadece karnımızı doyuruyoruz, ruhumuzu ve hücrelerimizi değil.
Bilinçli insan, doğayla kavga etmez; onun ritmine ayak uydurur. Kışın pırasanın, karnabaharın o mütevazı ama dolu dolu tadını bilmeyen, yazın o gerçek domatesin kıymetini de anlayamaz. Yaşam kalitesi, her istediğine anında ulaşmak değil, en iyisine zamanında ulaşmaktır.
Lafı çok dolandırmaya gerek yok: Tabağınızdaki o sahte yazı bir kenara bırakın. Mevsimin getirdiği o "gerçek" lezzetlere dönün. Doğanın hızına yetişmeye çalışırken, kendi biyolojik saatinizi bozmayın.
Çünkü kışın ortasında yaz rüyası görmek güzeldir ama o rüyayı tabakta aramaya kalkarsanız, sadece kendinizi kandırırsınız.