Son yıllarda, sohbetlerimizin fonunda hep aynı cümle yankılanıyor: “Burada gelecek yok.”
Kimi üniversite kantininde söylüyor bunu, kimi bir fabrika molasında, kimi ise kahvede çayını yudumlarken. Yaş farkı, meslek, sosyal statü fark etmiyor; göç etme isteği ortak payda olmuş durumda.
Eskiden “gurbet” kelimesi hüzün yüklüydü. Gidenin arkasından bakılır, kalanlar “dön artık” diye mektuplar yazardı. Bugün ise bavul hazırlamanın adı, neredeyse başarı hikâyesine dönüştü. Sosyal medyada yeni hayatına dair kareler paylaşanlar, geride kalanlara ilham (!) veriyor.
Peki, bu dalganın sebebi ne?
Ekonomik sıkıntılar, işsizlik, hayat pahalılığı… Evet, bunlar listenin başında. Ama mesele sadece para değil. İnsanlar artık “nefes alabilecekleri” bir yaşam peşinde. Daha güvenli sokaklar, adil bir hukuk sistemi, çocuklarına daha iyi bir eğitim imkânı… Ve belki de en çok, emeğin karşılığını alabildiğin bir düzen arayışı.
Göç etme eğilimi, sadece gençleri değil, orta yaş grubunu da içine alıyor. Artık sadece kariyer yapmak isteyenler değil; küçük bir kasabada huzurlu yaşamak isteyenler de bavulunu kapının yanında tutuyor.
Bir zamanlar “dışarı” sadece uzak bir hayaldi. Bugün ise “gidebilmek” için yollar, vizeler, başvurular, sertifikalar araştırılıyor. Çünkü insanlar kendi ülkesinde misafir gibi hissetmekten yoruldu.
Ve belki de en acısı şu: Bu gidişler, sadece bireysel bir karar değil; toplumsal bir aynadır. Aynaya bakınca, yüzümüzde kalan tek soru beliriyor: “Biz neden kalmak istemiyoruz?”