Aydın ovalarının can damarı olan Büyük Menderes, eskiden tarlalara hayat veren bir nehirdi. Şimdiyse hem kuraklıkla hem de kirlenmeyle boğuşan bir felaketin adeta sessiz sembolü haline geldi.

Nehirde suyun debisi ciddi oranda düştü; birtakım kesimlerde artık üzerinde yürümek bile mümkün hâle geldi. Bu durum, sadece doğayı değil geçimini tarıma bağlamış üreticiyi, köyleri ve bölge halkının geleceğini de doğrudan etkiliyor.

Ancak iş sadece su azlığıyla bitmiyor. Aynı zamanda nehre verilen evsel atıklar, endüstriyel kimyasallar, zeytinyağı ve jeotermal tesislerin arıtılmamış atıkları, suyun rengini değiştirdi, canlı hayatını tehdit etti. Tabir yerindeyse nehir “dördüncü kirlenme aşamasına” ulaşmış durumda. Bu yükü taşıyan son nokta ise işte Aydın’ın ovaya açılan kısmı — üreticisi, tarımı, geleceğiyle birlikte.

Tarımcı için nehir sadece su değil, güven demekti. Şimdi o güven ortadan kalkmış gibi görünüyor. Sulama yapabilmek için umut edilen kaynak hızla azalırken, kalan küçük miktar da ağır atıklarla kirleniyor. Ürünün verimi düşüyor, toprak yavaş yavaş yoruluyor. Daha kötüsü, bu suyla alınan mahsulün bedenimize, soframıza ne şekilde ulaşacağı belirsizleşiyor.

Sorumluluklar ağır. Ne yalnızca belediyelerin ya da tesis işletmecilerinin değil; bizlerin de günlük alışkanlıklarımızla bu tabloda payımız var. Çünkü nehir arıtmadan çıkan atıkları, kontrolsüz kullanımı, plansız tarımı kaldırmıyor. Ve eğer bugünden önlem alınmazsa; Aydın’ın o bereketli ovalarında yarın toprağı işleyen eller değil, sadece suskun kalmış tarlalar olacak.

Yol, üç nokta değil: Bizimle başlıyor. Nehir sessizce çığlık atıyor, ama biz hala işimizin yoğunluğuna, şehir koşuşturmasına kapılmış durumdayız. Oysa Büyük Menderes, sadece bir su yatağı değil — geçmişimiz, bugünümüz ve geleceğimiz. Ve bu hikâye, ne yazık ki yalnızca suyla değil; sorumlulukla da yazılıyor.