Kalbin İşgali ve Ahireti Erteleyen İnsan Evlerimizde geçmişe göre daha çok eşya var. Daha hızlı ulaşım araçlarına, daha gelişmiş iletişim imkânlarına ve daha konforlu çalışma ortamlarına sahibiz. Birkaç saniye içinde dünyanın öteki ucundan haber alabiliyor, ihtiyaç duyduğumuz pek çok şeye bulunduğumuz yerden ulaşabiliyoruz.

Peki bütün bu imkânlar bizi daha huzurlu, daha merhametli ve birbirimize daha yakın insanlar hâline mi getirdi?
Yoksa eşyalarımız çoğalırken kanaatimiz, iletişim araçlarımız gelişirken sohbetimiz, çevremiz kalabalıklaşırken dostlarımız mı azaldı?
Dünyevileşme tam da bu soruların başladığı yerde karşımıza çıkar.
Dünyevileşmek, dünyada yaşamak değildir. Çalışmak, kazanmak, ev sahibi olmak, güzel giyinmek veya imkânlarını geliştirmek de tek başına dünyevileşme sayılmaz. İslam, insandan hayatı terk etmesini değil, hayatın içinde sorumluluk üstlenmesini ister.
Mesele, dünyada imkân sahibi olmak değil; dünyanın kalbimizde yer sahibi olmasıdır. Zira dünya, mülk edinilecek kadar kalıcı değil, emanet bilinciyle yaşanacak kadar geçicidir. İnsan buraya sahip olmaya değil; kendisine sunulanlarla nasıl bir şahsiyet ortaya koyduğuna şahitlik etmeye gelmiştir.
Kur’an, insanın uzun sandığı dünya hayatının ahiret karşısında ne kadar kısa görüneceğini Mü’minûn Suresi’nde çarpıcı biçimde hatırlatır. İnsanlara yeryüzünde kaç yıl kaldıkları sorulduğunda, “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık.” diyeceklerdir. Bunun üzerine, “Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu bilmiş olsaydınız!” buyurulur.
(Mü’minûn, 23/112-114; Diyanet İşleri Başkanlığı meali)
Uğruna yıllarca çabaladığımız, kimi zaman kırdığımız, kırıldığımız ve değerlerimizden taviz verdiğimiz dünya hayatı, geriye dönüp bakıldığında bir gün kadar kısa görünecektir. Ne var ki insan, böylesine kısa bir yolculuğu hem hayatının hem de kalbinin merkezine yerleştirebilmektedir. İşte asıl yanılgı, geçici olanı sevmek değil; onu kalıcı olanın önüne geçirmektir.
Madem bu kadar kısa ve geçici bir yolculuktayız, o hâlde hayat yalnızca başımızdan geçen olayların toplamı değildir. Verdiğimiz kararların, yaptığımız tercihlerin ve yöneldiğimiz istikametin de kaydıdır. Kazandığımızda, kaybettiğimizde, güç elde ettiğimizde, haksızlığa uğradığımızda veya övüldüğümüzde gösterdiğimiz tavır, kim olduğumuzu açığa çıkarır.
Mal, makam, bilgi, güzellik, sağlık ve itibar insanın önünde birer tercih alanı açar. İnsan kendisine sunulanları hangi niyetle kullandığına göre şahsiyetini ya inşa eder ya da içten içe aşındırır.
Dünyevileşme, insanın kendisine geçici olarak verilenleri kalıcı zannetmesiyle başlar. Emanet mutlak mülke, imkân üstünlük aracına, başarı ise insan değerinin ölçüsüne dönüşür. Böylece insan elindekileri kullanmakla yetinmez; kendisini elindekiler üzerinden tanımlamaya başlar.
Evi, arabası, unvanı, çevresi, görünürlüğü ve kazancı hayat şartları olmaktan çıkarak kimliğinin parçalarına dönüşür. Bunlardan biri sarsıldığında da yalnızca bir imkânını değil, kendisini kaybetmiş gibi hisseder.
Oysa insanın değeri, elindekilerin çokluğundan değil, elindekiler karşısındaki duruşundan doğar. Çok şeye sahip olduğu hâlde azla yetinebilen de vardır; az şeye sahip olduğu hâlde bütün ömrünü daha fazlasına duyduğu hırsla tüketen de. Dünyevileşme servetin miktarıyla değil, kalbin yönüyle ilgilidir.
Dünya elinde bir imkân mı, yoksa kalbinde bir ölçü mü?
İnsan dünyevileştiğini çoğu zaman fark etmez. Çünkü bu süreç büyük ve sarsıcı kararlarla değil, küçük kabullenişlerle ilerler. Önce daha rahat yaşamak ister. Ardından rahatını kaybetmemek için bazı ilkelerinden vazgeçer. Bir süre sonra vazgeçtiği ilkeleri hatırlamak bile onu rahatsız etmeye başlar.
Başlangıçta yalnızca takdir edilmek ister; zamanla kendisini görünür kılmayan bir iyiliği değersiz bulur. Önce kendisini başkalarıyla kıyaslar, ardından kendi değerini onların sahip oldukları üzerinden ölçmeye başlar. Böylece dünya, fark ettirmeden insanın dışını değil, içini işgal eder.
Dünyevileşmenin en belirgin sonuçlarından biri de ahiretin sürekli ertelenmesidir. Ahiret açıkça inkâr edilmez; fakat gündelik hayatın dışına itilir.
İbadet biraz sonra yapılacaktır.
Anne ve baba daha müsait bir zamanda aranacaktır.
Çocuklarla ileride daha çok ilgilenilecektir.
Kırılan gönül bir gün mutlaka onarılacaktır.
Haksız kazançtan şartlar düzeldiğinde vazgeçilecektir.
Dünya hayatının oyalayıcılığı tam da burada başlar. İnsan önemli olanı inkâr etmez; onu sürekli sonraya bırakır. Acil görünen işler, asıl önemli olanların önüne geçer. Sonunda insan çok şey yetiştirmiş, fakat kendisini yetiştirememiş olur.
Dünyevileşme yalnızca tüketim alışkanlıklarında görülmez; ibadetlerin ve iyiliklerin içine de sızabilir. Yapılan iyiliğin bilinmesi, fedakârlığın görülmesi ve takdir edilmesi arzulanabilir. Böylece görünüşte ahirete ait olan bir davranış, niyette dünyaya ait bir kazanca dönüşebilir.
Bu nedenle şahsiyet inşası yalnızca ne yaptığımızla değil, niçin yaptığımızla da ilgilenir.
Yüce Dinimizin dünya hayatına dair uyarıları, insanı hayattan uzaklaştırmayı değil, onun bakışını ve yönünü düzeltmeyi amaçlar. Mesele kazanmak değil, kazandığını hayatın nihai anlamı hâline getirmektir. Mesele sevmek değil, sevdiği şey uğruna hakikati, adaleti ve sorumluluğu terk etmektir.
İnsan dünyaya sırtını dönerek değil, onu olması gereken yere koyarak olgunlaşır. Şahsiyet inşası da dünyanın içindeyken onun esiri olmamakla başlar.
Belki de kendimize sormamız gereken soru, “Dünyada neye sahibim?” değil, “Dünyada karşılaştıklarım beni nasıl bir insana dönüştürüyor?” olmalıdır.
Çünkü dünya geçer. Fakat insanın dünyadan geçerken inşa ettiği veya aşındırdığı şahsiyet, onunla birlikte kalır.