Eskiden bir şey almak basit bir karardı. Beğenirdin, ihtiyacın varsa alırdın. Şimdi öyle mi? Elin sepete gidiyor ama aklın orada kalıyor. “Gerçekten lazım mı?”, “Bir tık daha ucuzu var mı?”, “Şimdi almasam sonra pişman olur muyum?” Sorular çoğalıyor, karar gecikiyor.
Mesele sadece fiyat değil. Mesele güvensizlik. Bugün aldığın şeyin yarın kaça olacağını bilmiyorsun. Aynı ürün, aynı raf, bir hafta sonra başka bir etiketle karşında durabiliyor. O yüzden insanlar alışveriş yapmıyor, alışverişi hesaplıyor.
Bu hal zamanla bir refleks oluyor. Marketten tişörte, kahveden taksiye kadar her şey zihinsel bir muhasebeye dönüşüyor. En küçük harcamada bile “gerek var mı?” filtresi devreye giriyor. Bu kötü bir şey mi? Hayır. Ama yorucu olduğu kesin.
Çünkü insan sadece parasını değil, enerjisini de harcıyor. Sürekli düşünmek, tartmak, kıyaslamak… Günün sonunda aldığın şey belki küçük ama kafandaki yük büyük. Eskiden keyif veren harcamalar, şimdi vicdan muhasebesi sebebi.
Bir de şu var: Üç kere düşündüğümüz için bazen hiç almıyoruz. Kendimizi sürekli erteliyoruz. Küçük mutlulukları “sonra”ya bırakıyoruz. O “sonra” da çoğu zaman gelmiyor.
Belki de mesele şu: Daha az almak değil, aldığımız şeyin arkasında durabilmek. Ne aldığını bilmek, neden aldığını bilmek. Hesap yapmak tamam ama hayatı tamamen hesaba indirince geriye pek bir şey kalmıyor.
Çünkü insan bazen sadece ihtiyacı olduğu için değil,
iyi hissetmek için de bir şey alır.