Gün içinde boş vaktimiz var aslında. Beş dakika burada, on dakika şurada… Ama günün sonunda “hiç vaktim yoktu” diyoruz. Garip ama tanıdık bir his. Zaman geçiyor ama bir türlü bizim olmuyor.

Sorun çoğu zaman zamanın azlığı değil, parçalanmış olması. Bir işe oturuyoruz, telefon çalıyor. Bir şeye odaklanıyoruz, bildirim düşüyor. Kısa kısa boşluklar var ama o boşluklar hiçbir şeye yetmiyor. Dinlenmeye yetmiyor, üretmeye yetmiyor, düşünmeye hiç yetmiyor.

Bu yüzden boş vakitler dinlendirmiyor. Aksine daha da yoruyor. Çünkü zihnimiz hep yarım. Ne tamamen çalışıyoruz ne de gerçekten mola veriyoruz. Sürekli arada kalmış bir hâl.

Akşam olduğunda yorgunuz ama “ne yaptım bugün?” sorusuna net bir cevap yok. Gün dolu geçmiş gibi ama elde somut bir şey kalmamış. Bu da insana zaman kaybetmiş hissi veriyor. Aslında saatler geçmiş ama hayat pek yaşanmamış gibi.

Bir de kendimize kızıyoruz. “Zamanımı iyi kullanamadım” diyoruz. Oysa mesele çoğu zaman tembellik değil, dikkat dağınıklığı. Zamanımız var ama zihnimiz sürekli başka yerde. O yüzden hiçbir şeye tam olarak yetişemiyoruz.

Belki de zaman yönetimi, takvim doldurmak değil. Zamanı birleştirebilmek. Kısa boşlukları ekrana vermek yerine bazen tek bir şeye ayırabilmek. On beş dakikayı gerçekten on beş dakika gibi yaşayabilmek.

Bazen yapılacaklar listesini değil, yapılmayacaklar listesini küçültmek gerekiyor. Her bildirime bakmamak, her boşluğu doldurmamak, her şeye yetişmeye çalışmamak gibi.

Çünkü mesele daha fazla boş vakit yaratmak değil.
O vakti gerçekten bizim yapabilmek.