Sabah alarm sesiyle uyanıyoruz. Daha gözlerimizi açmadan elimiz telefonda. Sosyal medyada kim ne paylaşmış, gece hangi haberler düşmüş, hangi mesajlar gelmiş… Gün, daha başlamadan ekranların içine doğuyoruz. İşe gidiyoruz; bilgisayar ekranı önünde saatlerce çalışıyoruz. Eve dönüyoruz; bu kez televizyon ya da tablet açılıyor. Bir ekran bitmeden diğerine koşuyoruz.

Bu yoğun dijital temas, aslında fark etmediğimiz bir yorgunluk yaratıyor. Zihnimiz sürekli bildirimler, görseller ve haber akışlarıyla meşgul. Gözlerimiz kuruyor, bedenimiz hareketsiz kalıyor. Sosyal ilişkilerimiz ise, yüz yüze konuşmalar yerine “çevrimiçi” mesajlarla sınırlı hale geliyor.

En ilginci, artık “dinlenmek” için bile yine telefonlara sarılıyor olmamız. Dizi izlemek, sosyal medyada gezinmek, oyun oynamak… Oysa gerçek dinlenme; biraz kitap okumakta, kısa bir yürüyüşte, sevdiklerimizle sohbet etmekte ya da yalnızca gözlerimizi kapatıp sessizliği dinlemekte gizli.

Belki de bu çağın en büyük lüksü, birkaç saatliğine çevrimdışı olabilmek. Çünkü ekranların ardında tükettiğimiz şey sadece zaman değil, aynı zamanda zihnimiz ve ruhumuz da oluyor. Bazen en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, ekran değil; hayatın kendisi.