Aydın’da 2026 yılının ilk çeyreği adeta kentin üzerine kapkara bir örtü gibi çöktü desek yeridir.
Gazetecilik refleksiyle ilimizi derinden sarsan bir dizi cinayeti ve asayiş verilerini irdelediğimizde karşımıza çıkan tabloysa toplumsal cinneti ve yerle bir olan güven duygusunu da açıkçası ayan beyaz gözler önüne seriyor.
Geriye dönük baktığımızda Şubat ayının başında Didim’den yükselen silah sesleri, aslında gelmekte olan fırtınanın ilk habercisiydi diyebiliriz. Bir araç içerisinde son bulan iki genç hayat; Gül Seher Göksan ve Turan Emre Arıkan cinayetine sebep olan alacak-verecek meselesi gibi dünyevi bir hırsın, yaşam hakkının önüne nasıl geçtiği hepimizi derinden sarstı.
Hemen ardından Efeler’de, sığınılacak en güvenli liman olması gereken evlerinde bıçaklı saldırıya uğrayan Çakaloğlu çiftinin başına gelenler de dün gibi hatırlarımızda. Menfur bir cinayete kurban giden 79 yaşındaki Turgut Amca ve eşi Nuran Teyze’nin trajedisi, “mavi poşet” detayıyla aydınlatılsa da, gidenlerin bıraktığı boşluk yakınları adına hiçbir adli kararla dolmayacak kadar derin.
Bu şiddet sarmalının en can yakıcı noktasıysa kuşkusuz kadın cinayetleriydi. Nazilli’de 29 yaşındaki Mizgin Karademir’in, erkek arkadaşı tarafından yedi bıçak darbesiyle hayattan koparılması da esasen bireysel öfkenin dışında sistematik bir toplumsal sorunun dışavurumudur.
Kaldı ki huzurun, barışın ve kucaklaşmanın sembolü olan Ramazan Bayramı’nın ilk gününde de namlular susmadı. Efeler’de iş yerlerinde saldırıya uğrayan Özlüer kardeşler, şiddetin artık mekan ve zaman tanımadığının en somut kanıtı da oldu. Aydınspor Kulübü eski Başkanı Erhan Özlüer ile Ayhan Özlüer kardeşler, bayram mutlulukları yasa dönen yakınlarının gözyaşları içinde son yolculuğuna uğurlandı.
Yine aynı gün içinde yani Bayram günü henüz 16 yaşındaki bir evladımızın da 7. Kattan kendini bıraktığı boşluğa baktığımızdaysa, toplumun ruh sağlığının nasıl bir uçurumun eşiğinde olduğunu da acı bir sessizlik içinde bir kez daha idrak ettik
Şimdi durup esaslıca ‘Bu şehir nereye sürükleniyor?’ sorusunu sormamız gerekiyor.
Netice olarak 2026’nın bu ilk çeyreğinde gördüğümüz manzara, ne yazık ki sadece asayiş bültenlerine sığacak türden değil. Bayram sabahlarının silah sesleriyle bölündüğü, helalleşmenin yerini hesaplaşmanın aldığı bir iklim, açıkçası yarınlar adına da ciddi anlamda kaygı vericidir.
Adliye koridorlarında yankılanan çığlıklar, toprağa verilen gencecik fidanlar ve bayram sabahlarını yasa çeviren silah sesleri bir bütün olarak aslında bize şefkati, hoşgörüyü ve “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunu bir yerlerde unuttuğumuzu gösteriyor.
Bu kentin üzerine çöken bu kara bulutları dağıtmaksa sadece emniyetin ya da yargının işi değil, bu toprakların havasını soluyan her bir fertle birlikte her bir yöneticinin de boynunun borcudur.
Temennimizse 2026’nın geri kalanında manşetlerimizi cinayetlerin karanlığı değil, Aydın’ın hak ettiği o zeytin dalı huzuru ve bahar güneşi aydınlığının süslemesidir.
Çünkü Aydınımız feryatları değil, dallarındaki kuş seslerini ve huzur içinde uyanılan bayram sabahlarını hak ediyor.
Daha fazla geç olmadan birbirimizin kurdu değil, yurdu olmamız gerektiğini yeniden hatırlamalıyız.
Çünkü başka Aydın yok...