Birçok insan için günün son anı artık aynı. Yatağa giriliyor, ışık kapanıyor ama telefon kapanmıyor. “Son bir bakayım” diye başlıyor, birkaç dakika sonra gözler yanıyor ama el hâlâ ekranda. Telefon düşerse uyku geliyor, düşmezse biraz daha kaydırılıyor.
Bu alışkanlık bir anda ortaya çıkmadı. Telefonlar gün içinde boşluk doldurmak için vardı, şimdi boşluk bırakmamak için var. Gün boyunca koşturuyoruz, konuşuyoruz, düşünüyoruz. Yatağa girdiğimizde zihnin susmasını bekliyoruz ama o kadar kolay olmuyor. Telefon, bu suskunluğu ertelemenin en pratik yolu.
Bir de şu var: Telefonla uyumak yalnız kalmamak gibi hissettiriyor. Sessizlik rahatsız edici gelince ekrana bakmak güvenli bir alan yaratıyor. Bir video, bir mesaj, bir akış… Gün bitmiş gibi oluyor ama aslında zihin hâlâ uyarılıyor.
Sorun sadece ekrana bakmak değil. Sorun, beynin uykuya geçmeden önce sakinleşememesi. Gün boyu uyarılan zihin, yatağa girince de aynı hızda devam etmek istiyor. Telefon bu yüzden “rahatlatıyor” gibi geliyor. Ama çoğu zaman rahatlatmıyor, sadece oyalıyor.
Sabah kalkınca bunun bedeli hissediliyor. Uyumuş gibiyiz ama dinlenmemişiz. Alarm çalıyor, beden kalkıyor ama zihin hâlâ geceye takılı kalmış gibi. “Geç yattım” diyoruz ama bazen geç yatmamızın nedeni uykunun değil, telefonun başında oyalanmamız.
Telefonla uyumak kötü niyetli bir alışkanlık değil. Kimse kendine bilerek zarar vermek için yapmıyor bunu. Daha çok, günün sonunda biraz durmak, biraz kopmak, biraz düşünmemek için yapılıyor. Ama bu durma hâli gerçek bir dinlenmeye dönüşmeyince alışkanlık yorgunluk üretiyor.
Belki de mesele telefonu tamamen yasaklamak değil. Yatağı tekrar uykuya ayırmak. Günü telefonda bitirmek yerine, uykuyu biraz daha öne almak. Zihne “artık bitti” sinyalini verebilmek.
Çünkü uyku, telefon düştüğünde değil,
zihin yavaşladığında başlıyor.