Aydın, yıllardır Türkiye’nin tarım kalbi… Zeytininden incirine, pamuğundan sebzesine kadar bereketiyle bilinen bir şehir. Fakat son yıllarda bu bereketin tam ortasında sessiz bir endişe büyüyor: Jeotermal enerji tesislerinin etkisi.
Kâğıt üzerinde her şey güzel görünüyor: temiz enerji, yerli kaynak, çevre dostu üretim… Ama ovada sabah yürüyüşüne çıkan birinin hissettiği o hafif kimyasal koku, zeytin üreticisinin “yaprak bile farklı düşüyor artık” demesi, tarımın eski gücünü kaybetmeye başladığını gösteriyor.
Jeotermal tesislerin doğru çalışanı var, buna söz yok. Fakat “uygunsuz” çalışanların bıraktığı izin sonuçları çok daha belirgin:
Toprağa karışan sıcak akışkanlar, incirde kararma, zeytinde rekolte düşüşü, bitki yanıkları… Üretici bu değişimi bilimsel terimlerle açıklamasa da yılların tecrübesiyle anlıyor: Toprak yoruldu.
Üstelik mesele tarımla sınırlı değil. Bazı günler şehir havasında hissedilen keskin koku, halkın baş ağrısı ve nefes darlığı şikâyetleri… İnsanlar net bir şey söylüyor:
“Enerji olsun ama bu şekilde değil.”
Kimse enerjiye karşı değil. Sorun, tesislerin ovaya bu kadar yakın kurulması ve denetimlerin yetersiz kalması. Aydınlı çiftçi sesini duyurmaya çalışıyor ama süreç ağır ilerliyor; o sırada toprak her yıl biraz daha nefes kaybediyor.
Jeotermal enerji doğru yapıldığında elbette ülke için değerli bir kaynak. Fakat hiçbir şehir, enerji uğruna kendi sağlığını ve toprağını kaybetmeyi hak etmiyor.
Aydın’da mesele tam olarak bu: