Bazı yorgunluklar vardır; uyuyarak geçmez, tatille hafiflemez. Sabahları uyanmakla kalkmak arasındaki farkı en iyi onlar bilir. Çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi davranırız; ama içimizde, fark edilmeyen bir yangın çoktan başlamıştır.
Modern çağın parlak tabelaları, bizi sürekli “daha”ya çağırıyor: Daha üretken, daha başarılı, daha motive, daha hızlı... Fakat bu “daha”lar içinde kaybolurken, kendimize ait “ne”leri bıraktığımızı fark etmiyoruz. En çok da yavaşlama hakkımızı yitiriyoruz.
Tükenmişlik, çoğu zaman bir çığlıkla değil, bir sessizlikle gelir. Önce küçük şeyleri ertelemeye başlarsın. Bir mesajı geç yanıtlarsın. Sevdiğin şeyleri bile artık yapmak istemezsin. Sonra duyguların bile düzleşir. Ne çok sevinirsin, ne tam üzülürsün. İçeriden bir şey eksilmiş gibi hissedersin ama adını koyamazsın. İşte bu, ruhun sessiz çöküşüdür.
Bu çöküş genelde kalabalıklar içinde yaşanır. Çünkü bizden hep güçlü olmamız, toparlamamız, devam etmemiz beklenir. Oysa bazen güçlü olmak, durmayı bilmektir. Yoruldum diyebilmek cesarettir. Sessizce içe çekilmek, kendini yeniden duyabilmenin tek yoludur.
Belki de bu yüzden, her şeyin bu kadar hızlı aktığı bir dünyada, yavaşlık bir direniş biçimidir. Kapatılan telefonlar, iptal edilen planlar, cevapsız kalan aramalar... Bunlar kaçış değil, kendini koruma refleksidir. Ve bu, utanılacak bir zayıflık değil; yaşamak için gerekli bir duraktır.
Tükenmişlik bir bitiş değil; fark edilirse, bir başlangıca dönüşebilir. Belki de hayat, tam da durduğumuz yerde bizi yeniden duymaya başlar.