Aydın denince akla önce bereket gelir. Menderes Ovası’nın yeşilliği, incirin kokusu, zeytinin gölgesi… Ama tüm bu bereketin arkasında sessiz bir kahraman vardır: yağmur. Eğer o gelmezse, bu toprakların dili susar.
Son yıllarda Aydın’da yağışlar giderek azaldı. Eskiden kışın haftalarca süren yağmurlar artık birkaç günle sınırlı. Barajlardaki su seviyesi düşüyor, yeraltı suları çekiliyor. Çiftçi, her sabah gökyüzüne bakıp “Bu sene ne olacak?” diye iç geçiriyor. Çünkü yağmur gelmezse, tarladaki umut da kurumaya başlıyor.
Pamuk, mısır, zeytin, incir… Hepsi Aydın’ın can damarları. Bu ürünlerin çoğu, belli bir su dengesine ihtiyaç duyuyor. Yağmur yeterli yağmadığında, sulama maliyetleri katlanıyor. Elektrik faturaları, mazot giderleri, gübre fiyatları derken üretici kâr değil, zarar eder hâle geliyor. Bazı çiftçiler ise artık tarlayı ekmemeyi bile düşünüyor.
Küresel iklim değişikliği denilen şey artık uzak bir haber değil, Aydın’ın tarlasında hissedilen bir gerçek. Kuruyan toprak, çatlayan zemin, solgun yapraklar… Hepsi bu hikâyenin sessiz tanıkları.
Belki de şimdi asıl sorulması gereken şu: Yağmurun yerini ne alacak? Ya da biz, doğayla bu kadar kopuk yaşarken nasıl yeniden denge kuracağız? Çünkü eğer bu denge bozulursa, sadece ürünler değil, o toprakla kurduğumuz bağ da kaybolur.
Yağmurun bir gün mutlaka yağacağını biliriz, ama ya toprağın o günü bekleyecek gücü kalmazsa?