Her sabah mutfaktan yükselen o taze kahve kokusunu, çekirdeklerin çıtırtısını ve sıcak suyla buluştuğu o ilk anı düşünün. Ya da demlenen çayın ince belli bardağa dökülürken çıkardığı, çocukluğumuzdan beri kulaklarımıza kazınmış olan o bildik, ritmik sesi... Bunlar sadece güne başlamak için yapılan mekanik, biyolojik birer ihtiyaç giderme eylemi değildir. Aslında her biri, hayatta olduğumuzun, bir günü daha göğüsleyebilecek güce sahip olduğumuzun ve evrenin bitmek bilmeyen keşmekşeşinde kendimize ait güvenli bir liman inşa ettiğimizin sessiz, iddiasız kutlamalarıdır.

Bizler modern zaman insanları olarak "rutin" kelimesine biraz haksızlık ediyor, onu "sıkıcılık", "tekdüzelik" ya da "monotonluk" ile eşanlamlı tutuyoruz. Oysa rutin, kaosun ortasındaki gizli düzendir. Dışarıda öngörülemeyen bir dünya, sürekli değişen dengeler ve üzerimize binen sorumluluklar varken; evde her sabah aynı bardağı eline almak, aynı pencereden dışarı bakıp havanın durumunu süzmek insana kelimelerle anlatılamayacak bir aidiyet hissi verir. Ritüeller, bilincimizin hırpalanmasını engelleyen koruyucu zırhlardır.

Yolda yürürken kulaklığımızı bir anlığına çıkarıp şehrin kendi doğal senfonisini dinlemek; asfaltın, rüzgarın, uzaklardan gelen bir çocuk sesinin oluşturduğu o kaotik ama canlı ritme kulak vermek tam da bu şiirselliğin bir parçasıdır. Bir ağacın yaprakları arasından süzülerek omzumuza konan ikindi güneşini hissetmek, yürüdüğümüz kaldırımdaki taşların dizilimini fark etmek, hatta her gün karşılaştığımız ama adını bilmediğimiz o mahalle esnafıyla yapılan ayaküstü iki kelimelik "Merhaba, hayırlı işler" sohbeti... Bunların hepsi bizi geçmişin pişmanlıklarından ve geleceğin kaygılarından çekip çıkaran, şimdiki zamana demirleyen birer çıpadır.

Zihnimiz çoğunlukla bir sonraki ay ödeyeceğimiz faturalarla, dün akşam yarım kalan o gergin konuşmayla ya da yarınki toplantının stresiyle doluyken, bu küçük anların yanından adeta kör ve sağır birer yabancı gibi geçip gidiyoruz. Adımlarımız bizi bir yere yetiştirmeye çalışırken, ruhumuz geride kalıyor. Rutinin şiirselliği, tam olarak o koşturmanın ortasında aniden beliren bir es, bir nefes boşluğudur.
Bu şiirselliği biraz daha derinleştirdiğimizde, rutinlerin aslında zamana karşı verdiğimiz o sessiz ve mağrur mücadeleyi görürüz. İnsanoğlu, zamanın akıp giden ve tutulamayan o hoyrat doğasına karşı her zaman bir dayanak noktası aramıştır. İşte her gün aynı saatte yapılan o yürüyüşler, her akşam yatmadan önce çevrilen o birkaç kitap sayfası ya da pazar sabahları ailece oturulan o geniş kahvaltı sofraları, zamanın akışına vurduğumuz kendi kişisel mühürlerimizdir. Biz o anlarda zamana, "Sen ne kadar hızlı akarsan ak, benim hayatımın ritmini belirleyen şey senin hızın değil, benim bu küçük alışkanlıklarımdır" deriz.
Dahası, rutinler sadece bireysel dünyamızı değil, nesiller arası bağları da sessizce örer. Bugün mutfağınızda yemeğe kattığınız bir baharatın kokusu, annenizin yıllar önce kendi mutfağında yaptığı o rutin yemeğin kokusuyla aynıysa, siz farkında olmadan geçmişi bugüne taşımış olursunuz. Bir annenin çocuğunun saçını her sabah aynı şefkatle taraması, bir babanın akşam eve gelirken cebinden çıkardığı o küçük çikolata... Bunlar ilk bakışta sıradan, her gün tekrarlanan ve üzerinde düşünülmeyen eylemler gibi görünür. Oysa yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, hafızamızın o parlak odalarında kalanların büyük ve şaşalı olaylar değil, tam olarak bu "tekrarlanan şefkat anları" olduğunu fark ederiz. Rutinin şiirselliği, aslında sevginin süreklilik kazanmış halidir.

Her akşam anahtarı kilide sokarken çıkan o metalik ses bile aslında eve, yani kendine dönmenin, dış dünyadaki maskeleri kapının eşiğinde bırakmanın o tanıdık melodisidir. Hayatın gerçek şiiri, nadiren bilet alarak gittiğimiz görkemli operalarda yazılır; asıl şiir, her gün fark etmeden mırıldandığımız o küçük, sıradan alışkanlıkların satır aralarında gizlidir.