Geçen gün eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken buldum kendimi. Sayfaları çevirdikçe dikkatimi çeken ilk şey, fotoğraflardaki insanların birbirlerine ne kadar yakın durduğuydu. Omuz omuza, göz göze, kadraja sığmak için birbirine iyice sokulmuş insanlar... O fotoğrafların çekildiği dönemlerde ne "filtreler" vardı ne de fotoğrafları anında beğeniye sunacak platformlar. Sadece o anın, o birlikteliğin somut bir kanıtı vardı elimizde.

Bugün ise bambaşka bir manzaranın tam ortasındayız. Kafeleri, restoranları, toplu taşıma araçlarını gözlemleyin. Yan yana oturan ama her biri kendi dijital evreninde kaybolmuş çiftler, arkadaş grupları göreceksiniz. Fiziksel olarak aynı masada, aynı havayı soluyan ama zihnen ve kalben kilometrelerce uzakta olan bir nesil yetiştiriyoruz. Modern dünya bize "bağlantıda kalmayı" vadetti, ancak bizi birbirimizden hiç olmadığı kadar kopardı.

Sosyal medya hesaplarımıza baktığımızda yüzlerce, belki binlerce "arkadaşımız" veya "takipçimiz" var. Doğum günümüzde telefonumuza onlarca kutlama mesajı düşüyor, paylaştığımız bir fotoğraf dakikalar içinde yüzlerce beğeni alıyor. Peki, gecenin bir yarısı içimiz sıkıştığında, ruhumuz daraldığında çekinmeden arayabileceğimiz o "gerçek" insanlardan kaç tane kaldı hayatımızda?

Dijital dünya, ilişkileri de birer tüketim nesnesine dönüştürdü. Bir insanı tanımak, onun kusurlarıyla, yaralarıyla, iniş çıkışlarıyla bağ kurmak emek ister. Zaman ister, sabır ister. Oysa şimdiki zamanın ruhu bize "zahmetsiz" olanı dayatıyor. Birini beğenmediğimizde tek bir tuşla takipten çıkarabiliyor, mesajını görmezden gelebiliyor, hayatımızdan "sessizce" tahliye edebiliyoruz. İlişkilerdeki o eski, şifalandırıcı "konuşarak çözme" sanatı yerini ekran arkası küskünlüklere ve engellemelere bıraktı.

Gündelik yaşamımızın büyük bir kısmını, başkalarına "nasıl göründüğümüzü" tasarlamakla harcıyoruz. Gittiğimiz şık bir akşam yemeğinde yemeğin tadından çok, onun tabağa yerleşiminin kamerada nasıl durduğuyla ilgileniyoruz. Bir konserde şarkıya eşlik edip coşmak yerine, o anı hikayemizde paylaşmak için telefon ekranından sahneyi izliyoruz.

Bu durum, ilişkilerimizi de etkiliyor. Artık bir insanla sadece onunla vakit geçirmek iyi geldiği için değil, onunla yan yana durmanın "profilimize" nasıl yansıyacağını düşünerek bağ kurar olduk. İlişkiler sahiciliğini kaybettikçe, içimizdeki o derin yalnızlık hissi de büyüyor. Binlerce kişinin izlediği hayatlarımızda, aslında yapayalnızız

Hayat, ekran kaydırırken parmaklarımızın ucundan akıp giden o piksellerden ibaret değil. Hayat; birinin omzunda ağlayabilmek, birinin gözlerine bakıp sessizce anlaşabilmek, kırıldığında dürüstçe "Canım yandı" diyebilmektir.

Gelin maskeleri, filtreleri, "kusursuz yaşam" pozlarını bir kenara bırakalım. En yakınımızdaki insanın elini tutalım, gözünün içine bakalım ve onu sadece dinleyelim. Çünkü bu dünyada bir insana verebileceğimiz en değerli hediye, ona ayırdığımız kesintisiz ve hesapsız zamandır.