Her sabah, gün henüz tam anlamıyla ağarmadan, zihnimizde hazır bekleyen o bitmek bilmeyen "yapılacaklar listesiyle" gözümüzü açıyoruz. Daha yatağın sıcaklığı üzerimizdeyken başlıyor o görünmez yarış; hızlıca hazırlanan kahvaltılar, alelacele yudumlanan çaylar, saatle yarışan adımlar ve bizi bir yerlerden alıp başka yerlere fırlatan o amansız günlük koşturmaca... Sanki gizli bir el hepimizin sırtına görünmez bir kurma kolu yerleştirmiş ve bizi sürekli daha hızlı hareket etmeye, daha çok yetişmeye, hep bir sonraki ana ulaşmaya programlamış gibi. Sokaklarda, otobüs duraklarında, iş yerlerinde hep aynı telaşlı yüzleri, hep aynı yere odaklanmış, uzaklara bakan dalgın gözleri görüyoruz. Bir yerlere, bir şeylere yetişme gayretiyle o kadar doluyuz ki, aslında bu sırada en çok kendimizi, kendi hayatımızı ıskaladığımızı fark etmiyoruz bile. Başımızı öne eğmiş, sadece adımlarımıza bakarak yürüyoruz; oysa hayat tam o sırada, tam da kafamızı kaldırdığımız o tek bir saniyede akıp gidiyor.
Bu amansız hız çağında, sokakta yürürken başını gökyüzüne çevirmeyi unutan, fırından yeni çıkmış taze bir ekmeğin o sıcak ve tanıdık kokusunu içine çekmeyen ya da yol kenarındaki bir ağacın dalına konmuş kuşun neşeyle şakıyan şarkısını duymayan aceleci birer yolcuya dönüştük. Bir kafede oturduğumuzda bile gözümüz ya saatte ya da önümüzdeki işlerde oluyor; anın tadını çıkarmak yerine, bir sonraki durağın planını yapıyoruz zihnimizde. Oysa durup bir düşünmek gerek: Hayat, o ulaşmak için ömrümüzü harcadığımız büyük hedeflerde, o çok uzaklardaki ideal tavanlarda mı gizli, yoksa tam şu anda, avucumuzun içinde duran sıradanlıkta mı? Gerçek mutluluk, bir dostla karşılıklı oturup içilen, buharı üstünde demli bir çayın sıcaklığında, akşam eve döndüğümüzde mutfaktan yükselen o tanıdık ve huzur veren yemek kokusunda ya da hiçbir şey yapmadan, hiçbir yere yetişme zorunluluğu hissetmeden sadece durup derin bir nefes alabildiğimiz o küçük duraklarda saklıdır. Bizler ise büyük resmin peşinden koşarken, o resmi oluşturan en güzel renkleri, yani o küçük anları feda ediyoruz.
Sürekli geleceği inşa etmeye çalışırken, yarının kaygılarıyla zihnimizi prangaya vururken, bugünün sessizce avuçlarımızın arasından kayıp gitmesine izin veriyoruz. Oysa dün çoktan geçti, yarın ise tamamen bir muamma; elimizde kalan tek gerçek, şu an göğüs kafesimizi dolduran o nefesten ibaret. Gündelik yaşantının getirdiği o monoton, gri ve telaşlı gürültüyü bir anlığına da olsa susturmayı başarmalıyız. Hayatı gerçekten yaşanır, anlamlı ve derin kılmanın tek yolu; bu çılgın ritmi biraz olsun yavaşlatmak, derin bir nefes almak ve o her gün yanından geçip gittiğimiz ama görmediğimiz sadeliğin, dinginliğin ve küçük anların büyüleyici güzelliğine kalbimizde yeniden yer açabilmektir. Çünkü hayat, biz planlar yaparken başımızdan geçenlerdir ve o aceleyle koştuğumuz yolun sonunda, arkamıza dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şey vardığımız yer değil, yolda yürürken kimlerin elini tuttuğumuz ve hangi güzel anlarda gerçekten "yaşadığımızı" hissettiğimiz olacaktır.