Eskiden insan bilmediği için yanılırdı.
Bugün insan bildiğini sandığı için yanılıyor.
Her şeyin konuşulduğu, her şeyin paylaşıldığı, her şeyin görünür olduğu bir çağdayız. Sorun bilgiye ulaşamamak değil; bilgiyi taşıyacak bir zihin düzenini kaybetmiş olmamız. Çok şey duyuyoruz ama azını düşünüyoruz. Çok şey izliyoruz ama azını anlıyoruz. Çok şeye tepki veriyoruz ama azını idrak ediyoruz.
Belki de asıl mesele şudur:
İnsan artık düşünmekten çok maruz kalıyor.
Görüntü, ses, yorum, öfke, gündem… Zihin bir pazar yerine dönmüş durumda. Herkes bağırıyor, kimse dinlemiyor. Herkes konuşuyor, kimse susmuyor. Ve susulmayan yerde, düşünce doğmuyor.
Zihnin doğal ritmi bozulduğunda, insan hızlanır ama derinleşemez. Çabuk karar verir ama doğruyu seçemez. Haklı hissettiği şeyleri doğru sanır. Tepkilerini ilke zanneder. İşte bu yüzden bugün doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaştı. Çünkü idrak, yerini alışkanlığa bıraktı.
İnsan yalnızca bedenini değil, zihnini de yoran bir hayat yaşıyor. Sürekli tetikte olmak, sürekli savunmak, sürekli yetişmek… Bu hâl, düşünceyi değil refleksi güçlendirir. Refleks çoğaldıkça, muhakeme zayıflar. Tartışmalar artar ama anlam azalır. Gürültü yükselir ama bilinç alçalır.
Bir başka kayıp da şudur:
İnsan artık kendi sesini değil, kalabalığın sesini kullanıyor.
Ne düşüneceğini, neye kızacağını, neye güleceğini bile çoğu zaman kendisi seçmiyor. Zihin, ödünç fikirlerle dolu bir ev gibi… İçinde çok eşya var ama hiçbirine ait değil.
Böyle bir ortamda insanın “ben”i de bulanıklaşır. Kimliğini davranıştan değil, görüntüden kurar. Değerini derinlikten değil, görünürlükten alır. Hakikati yaşamaktan değil, savunmaktan ibaret sayar. Ve zamanla şu hâl oluşur:
Her şeyi bilen ama hiçbir şeyle dönüşmeyen bir insan tipi.
Bu, cehalet değildir.
Bu, düşünmemeyi seçmektir.
Çünkü düşünmek cesaret ister.
Kendinle yüzleşmek ister.
Alıştığını sorgulamak ister.
Oysa sorgulamak huzursuz eder.
Huzursuzluk ise kaçınılan bir şey hâline gelmiştir.
İnsan rahat ettiği yerde değil, derinleştiği yerde gelişir. Ama bugün rahatlık, hakikatin önüne geçti. Anlamak yerine inanmak, çözmek yerine taraf olmak, düşünmek yerine tepki vermek daha kolay hâle geldi.
Bu yüzden bugünün asıl krizi ekonomik değil, kültürel değil, teknolojik değil;
idrak krizidir.
Ve bu kriz en tehlikeli krizdir. Çünkü fark edilmez.
İnsan aç olduğunu anlar.
Yoksul olduğunu anlar.
Ama düşünmediğini fark etmez.
İnsan çoğu zaman düşündüğünü zanneder; oysa yaptığı şey, kendisine öğretilmiş düşünce kalıplarını tekrar etmektir. Seçtiğini sanır ama çoğu kez alıştığı yöne doğru sürüklenir. Anladığını hisseder; fakat çoğu zaman yalnızca haklı olma duygusuna tutunur. Böylece düşünce, yerini savunmaya; anlam, yerini tepkiye bırakır. Zihin üretmekten çok korunmaya başlar.
Bugünün insanı yeni fikir eksikliğinden değil, düşünme yorgunluğundan muzdariptir. Zihin üretmek yerine tüketmekte; sorgulamak yerine savunmaktadır. Bilgi artmakta, fakat idrak daralmaktadır. Çünkü hız, derinliğin yerini almış; kanaat, anlamın önüne geçmiştir.
Bu yüzden ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla veri değil, daha sahici bir idrak biçimidir. Yeni düşünceler değil; düşünmenin kendisini yeniden öğrenmektir. İnsanın yeniden insan olabilmesi için, önce zihnini geri çağırması gerekir.
Çünkü insan, cehaletten değil;
düşünmekten vazgeçtiği anda çöker.
“İnsanın çöküşü cehaletten değil,
düşünmekten vazgeçmesinden başlar.”