“İnsan, başkalarını olduğu gibi değil; kendisini sandığı gibi görür.”
– Carl Rogers’ın benlik kuramına atıfla
İlişkilerde zorlanıyoruz.
Eşle, aileyle, çocukla, arkadaşla…
Hatta en çok da kendimizle.
Sorun çoğu zaman iletişim eksikliği değil.
Sorun, iletişime hangi referansla başladığımızdır.
Çoğu insan farkında olmadan şu iki cümleyle yaşar:
•“Ben böyle düşünüyorum, o halde doğru budur.”
•“Ben böyle hissediyorum, o halde haklıyım.”
Benlik Referansı: Görmediğimiz Kör Nokta
Psikolojide buna “benlik şeması” denir.
Kişi, dünyayı kendi deneyimi üzerinden anlamlandırır. Bu doğal bir süreçtir. Ancak problem şu noktada başlar:
Kendi bilgisini, tek bilgi sanmak.
Kendi hissini, tek gerçek kabul etmek.
Daniel Kahneman’ın bilişsel yanlılık araştırmaları şunu gösterir: İnsan zihni, sahip olduğu inancı destekleyen bilgiyi arar; karşıt bilgiyi ise ya görmez ya küçümser. Bu eğilim, ilişki içinde empatiyi daraltır.
Yani biz çoğu zaman karşımızdakini anlamaya değil; kendi doğruluğumuzu ispat etmeye çalışırız.
Aile İçi İlişkide Neden Zorlanıyoruz?
Çünkü aile, en yoğun benlik alanıdır.
Eşler, birbirini değiştirmeye çalışır.
Anne-baba, çocuğu kendi korkularına göre yönlendirir.
Çocuk, ebeveyni kendi eksikliği üzerinden yargılar.
Bağlanma kuramı bize şunu gösteriyor: Çocuklukta kurulan ilişki modeli, yetişkinlikte tekrar eder. Eğer kişi sevgiyi koşullu aldıysa, ilişkide sürekli onay arar. Eğer sınır belirsizse, yetişkinlikte ya aşırı kontrolcü olur ya tamamen kaçınır.
Yani bugünkü tartışmaların çoğu, bugünün meselesi değildir.
Eski referansların bugüne taşınmasıdır.

İkili İlişkide Çatışma Neden Büyür?
Martin Buber, insan ilişkilerini iki şekilde tanımlar:
•Ben–O ilişkisi
•Ben–Sen ilişkisi
Ben–O ilişkisinde karşıdaki kişi bir nesneye dönüşür:
“Benim beklentimi karşılamalı.”
Ben–Sen ilişkisinde ise kişi bir özne olarak kabul edilir:
“Onun dünyası benim dünyamdan farklı olabilir.”
Bugün ilişkilerde yaşanan krizin temelinde bu ayrım var.
Karşımızdakini bir “sen” olarak değil; kendi hikâyemizin parçası olarak görüyoruz.

Kendimizle İlişkide Neden Zorlanıyoruz?
Çünkü insan kendine de dürüst değildir.
Carl Rogers’ın “benlik uyumsuzluğu” kavramı burada devreye girer. Kişinin ideal benliği ile gerçek benliği arasında fark açıldığında, huzursuzluk başlar. İnsan bu farkı kabul etmek yerine ya inkâr eder ya başkasını suçlar.
İlişkide yaşanan birçok çatışma aslında şunun sonucudur:
Kişi, kendisiyle barışık değildir.

Asıl Mesele: Referans Çatışması
Benim bildiklerim
Senin bildiklerin
Benim doğrularım
Senin doğruların
Benim acım
Senin bakışın
İlişkide zorlanmamızın temel nedeni budur:
Kendi referansımızı evrensel sanmak.
Oysa olgunluk şudur:
Kendi perspektifini bilmek ama tek gerçek olmadığını kabul etmek.

Nereye Evriliyoruz?
Eğer bu ben-merkezli referans devam ederse:
•Evlilikler daha hızlı tükenir.
•Aile içi kopuşlar artar.
•Çocuklar duygusal olarak güvensiz büyür.
•Birey, yalnız ama haklı hisseder.
Bu yalnızlık, modern çağın en büyük paradoksudur.

Peki Çözüm Ne?
Çözüm iletişim teknikleri ezberlemek değil.
Çözüm, referans farkındalığı geliştirmektir.
Şu üç soruyu sorabilmek:
1.Bu düşünce gerçekten tek doğru mu?
2.Karşımdakinin bilgisi benim bilmediğim bir deneyim olabilir mi?
3.Şu an savunduğum şey haklılık mı, anlaşılma ihtiyacı mı?
İletişim, kelime alışverişi değil; referans genişletme sanatıdır.
“İnsan, kendini mutlak doğru sandığı sürece kimseyle gerçek ilişki kuramaz.”
Mesele şudur:
İlişkide zorlanmamızın nedeni, karşımızdakini değil; kendimizi fazla ciddiye almamızdır.
Olgunluk ve denge şunu diyebilmektir:

“Benim gördüğüm kadar değil, gördüğümden fazlası da var.”