Gelecek; içinde yaşadığımız toprak!
Ekmeğimiz... Suyumuz.. Hayatlarımız... Algılarımız.. Endişelerimiz... Benliğimiz... Aidiyetimiz... Umut ettiğimiz... Planlarımız.. Hayaller..
Ve kâbus!
Onun içindeyiz.. Bir kâbusun!
Zihni, bakışı, duyguları kirlenmiş, iğdiş edilmiş bir insanlığın, içinde yaşadığı; havası, suyu, denizi, toprağı, gıdası zehirlenmiş bir dünya bu kâbus...
Bizi yaşayan hayaletlere dönüştüren; geleceğin dünyası...
Kontrolü kendimizde olmayan dijital bir oyunun içindeyiz sanki…
Elimizi kolumuzu kıpırdatamadığımız bir karabasan gibi üzerimize çöktü gelecek!
Peki nereden geldi bu gelecek?
Gökten zembille mi indi?
... Yoksa bir süredir hem ‘içindeki doğasına’ hem ‘içinde yaşadığı doğaya’ ihanete varan davranışlarıyla, insan; kendi elleriyle mi inşa etti bu kabusu?
Ya da...
... David Lynch'in Kayıp Otoban (Lost Highway) filminde Gizemli/Şeytani Adam ile (kimlik bölünmesi ve psikojenik bir hafıza kaybı yaşayarak kapatıldığı hücrede her nasılsa Pete Dayton adlı genç bir tamirciye dönüşen) karısının sadakatinden şüphelenen paranoyak saksafoncu Fred Madison arasında geçen ikonik telefon sahnesindeki ( "-Senin evindeyim.", "-Bu imkânsız, sen kimsin?", "-Ben! Senin evindeyim. Sen çağırdın" ) repliğinde olduğu gibi ...
... Kendisi mi çağırdı insan; bu geleceği?!
Bu karabasan bizim kendi kendimize bir ihanetimiz değil mi?
Göz göre göre; ‘helak’ edilmiş doğa ve ‘kurban’ edilmiş insan toplulukları üzerinde yükselen “piramit” yönetim yapısını, virüsler ve mutasyonlar aracılığıyla "Novus Ordo Seclorum/Çağların Yeni Düzeni” haline getiren “bir dolarlık” Aldatıcı’yı evinin baş köşesine oturtan; insanlığın bizzat kendi değil mi?
Ama uyarmıştı bizi Kırgız Türkü Cengiz Aytmatov!
... ‘Cemile’ adlı eserinde; tabiatın, hayvanın, bitkinin ve insanın sorunlarına kayıtsız kalamayarak...
... Babasını bekleyen küçük bir çocuğun iç dünyasını anlattığı ‘Beyaz Gemi’sinde ‘ağaç katliamından’ da söz açarak...
... Dişi Kurdun Rüyaları’nda ‘geyikleri katleden’, Şafak Sancısı’nda “İstersem gölleri, nehirleri, kuruturum; istersem bozkırları sürer çöllere çeviririm; istersem hepsini bir anda yakarım” diyen “zalimlerden” bahsederek...
Kassandra Damgası romanında ise ‘kimseyi inandıramayan’ kahramanının üzerinden “dünyanın büyük bir felakete sürüklendiğini” anlatarak tüm insanlığı “düşünmeye çağıran” bu büyük Kırgız Türk’ü yazar, içinde yaşadığımız küresel emperyalist sistemin kitleleri “ideolojilerle” kandırarak kendine körü körüne bağladığını söyler.
Maalesef böyledir:..
Sistemin ihtiyaçları doğrultusunda kendisi için belirlenmiş temel biyolojik niteliklere indirgenmiş hayatıyla, insan; bir “biyokütle” haline gelen ‘canlı cenazedir’ artık.
İnsan; gerçekler ortadayken yalanlara inanmaya, aldatılmaya karşı baş edilemez eğilimi ile yalanların, sahteliğin oluşturduğu ‘konfor’dan vazgeçemez...
İşte bu meyilinden insanı yakalayan Küresel Aldatıcı’nın sosyal medyadan, kürsülerden, parlamentolardan, kurumlardan -gerçek olmayan, herhangi bir gerçekliğe dayanmayan- haber ve slogan üretimi ile kontrol etme, değiştirme, yönlendirme, tüketme, ifrat ve ifsat etme faaliyetlerini ‘politika’ olarak ortaya koyan ‘Temsilci Aygıtları’ vardır:
...Yumuşak koltukların, güçlü mevkilerin, yüksek kazançların, refah ve zenginliğin konforuna yakalanmış, vicdanı kirlenmiş, gönlü kararmış, kalbi taşlaşmış ‘piyon/cakları’, utanmaz ve kibirli ‘Algı Aktörleri’...
Bu ‘Algı Aktörleri’; cep’lerindeki ‘yumuşak’ sosyal medya yataklarından, televizyonlarının karşısındaki ‘rahat’ koltuklarından kalkamayan, ‘kolay’ dijital hayatlardan dışarı çıkamayan kitlelerin beyinlerini yıkar!
...
Özetle; tüm sinir uçlarına kadar bedenini politika iltihabı sarmış, parti körlüğü, lider tapıcılık, sorgulamadan körü körüne inanma hastalıklarının tamamına birden yakalanmış toplumumuzun -özelliklerini önceki paragraflarda bahsettiğim- ‘Algı Aktörleri’ eliyle dahil edildiği “Küresel Sömürü” treninden ‘bir an önce atlamak’ dışında çaresi kalmamıştır.
Orhan Gencebay’ın dediği gibi:
“…Belki bir çıkmazın ortasındayız.. / Belki de bir yanlışın inadındayız..
Değişmem gerek şu düzenimi.. / İçten hançerle beni böleni.. / Yok etmem gerek!”
Peki, buna kimin cesareti var?