Değerli dostlarım bildiğiniz üzere yenilenebilir enerji, doğadaki döngüler sayesinde kendini sürekli ve doğal olarak yenileyebilen güneş ışığı, rüzgâr, su ve jeotermal ısı gibi karbon nötr doğal kaynaklardan elde edilen, tüketildikçe doğa tarafından sürekli ve insan-zaman ölçeğinde yenilenebilen temiz enerji türüdür.

Bu enerji türlerinden biri de jeotermal enerjidir. Jeotermal enerji başlığı altında değerlendirmede bulunacak olursak; jeotermal enerji, yer altındaki magma tabakasına yakın sıcak su ve buharın sondajla yeryüzüne çıkarılması ve bu enerjinin elektrik üretiminde ya da doğrudan ısıtma sistemlerinde kullanıldığı temiz bir enerji türüdür.

Tabi jeotermal enerji jeolojik ve coğrafik konum itibari ile tektonik kuşak üzerinde yer alan bölgelerde daha yoğun şekilde bulunur. Tektonik kuşak bölgeleri demek Dünya'nın dış kabuğunu oluşturan levhaların hareket ettiği, depremlerin ve volkanların yoğun olarak görüldüğü aktif yer kabuğu bölgeleridir. Ülkemiz özelinde değerlendirmede bulunacak olursak özellikle Ege Bölgesi bulunduğu coğrafi konum itibari ile ülkemizin sismik olarak en aktif tektonik deprem kuşaklarından biridir. Bu sebeple Ege Bölgesinin tektonik yapısı nedeniyle yaşadığımız şehir olan Aydın ve çevresi de sismik aktiviteye yoğun maruz kalan bölgelerdir. Aydın’ımızın jeotermal enerji noktasında zengin bir bölgeye sahip olmasının asıl sebeplerinden biri de aktif tektonik bölgede yer alması yani aktif deprem fay hatlarının üzerinde ve yahut yakınlarında bulunmasıdır. Bu sebeple gerek Ege Bölgesi gerekse de Aydın, jeotermal enerji potansiyelinin ve tektonik hareketlere bağlı sıcak su kaynaklarının en fazla bulunduğu bölgeler arasında başı çeker. Yapılmış araştırmalar ışığında belirtecek olursak Ege Bölgesi ülkemizin toplam jeotermal potansiyelin yaklaşık %78'ine sahiptir.

Baktığımız zaman ülkemiz jeolojik ve coğrafik konumu itibarı ile aktif bir tektonik kuşak üzerinde yer alması sebebi ile jeotermal açıdan dünya ülkeleri arasında zengin bir konuma sahiptir. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) verilerine ve yapılan arama çalışmalarına göre ülke çapında 1.000 civarında doğal çıkış (sıcak su ve buhar) ve Ruhsat/Saha bazında 200'ün üzerinde keşfedilmiş jeotermal saha bulunmaktadır. Peki, her bakımdan zengin bir sahaya sahip olan ve kullanımının doğa ve çevre dostu olarak iyi, pozitif anlamda karşılığı bulunan jeotermal enerji; karbon salınımı düşük ve yenilenebilir bir "yeşil enerji" kaynağı olarak pazarlansa da jeotermal enerji tesislerinin varlıkları ya da olası inşa edilecek sahaları neden vatandaşlar arasında korkuya ve tepkiye sebebiyet verecek derece de negatif bir karşılık buluyor? Gelelim bu sorunun cevabına…

Değerli dostlarım dilerseniz bu korkular ve tepkiler ışığında Jeotermal Santralleri hakkında bilinen doğrular ve yanlışları iki önemli soru başlığı altında irdeleyelim. İlk soru başlığımız: “Jeotermal enerji üretilen bölgelerde yaşam alanları yok oluyor mu?” sorusu…

Jeotermal enerji geçmişten, en eski uygarlıklardan günümüze değin kullanılan tamamen doğal bir kaynaktır. Fakat bu enerji her ne kadar doğa ve çevre dostu olarak kullanım amacı taşısa da özellikle ülkemizde denetimsiz şekilde işletilen Jeotermal Enerji Santralleri (JES), yenilenebilir bir kaynak olarak öne çıksalar da özellikle tarım toprakları, bitki örtüsü ve doğa üzerinde geri dönüşü zor ve ağır tahribatlara yol açabilmektedirler. Dolayısı ile doğru mühendislik ve re-enjeksiyon (yani akışkanın yeraltına geri basılması) yapılmadığında daha da detaylandıracak olursak enerjisi alınan jeotermal akışkanın, hava ve toprakla hiçbir şekilde temas etmeden borularla tekrar yer altına (çıktığı derinliğe) geri basılması sağlanılmaz ise içinde bulundurduğu bor, arsenik, lityum, klorür ve florür gibi ağır metal ve minerallerin toprağa sızması halinde tarım arazileri ciddi oranda zehirlenir ve özellikle büyük menderes havası özelinde konuşacak olursak toprakta normalde 1 ppm olması gereken bor miktarı, denetimsiz JES bölgelerinde 50-60 ppm seviyelerine çıktığı zaman bulunduğu toprağı çoraklaştırır ve o toprakta bitki yetiştirilmesinin önüne engel olur. Bu sebeple denetimli şekilde doğru filtreleme ve re-enjeksiyon (suyun tekrar yeraltına verilmesi) yöntemleriyle denetlenen jeotermal enerji santralleri (JES), doğayı koruyarak güvenli, kesintisiz ve yerli enerji üretimi noktasında fayda sağladığı gibi denetimsiz olan santraller ise tam zıttı şekilde doğaya, çevreye ve bitkiye zarar vermektedir. Bu sebeple aslolan doğru ve bilinçli denetim ve doğru mühendislikle üretimdir.

İkinci soru başlığımız; “Jeotermal enerji depremi tetikler mi?”
Jeotermal enerji ile deprem ilişkisi üzerine yapılan birçok araştırma bulunuyor. Yapılan bu araştırmalar ışığında örnek verecek olursak; Dr. Tuba Sarıgül’ün açıklamaları doğrultusunda, Güney Kaliforniya’daki Salton Denizi Jeotermal Enerji Santrali’nin bulunduğu bölgede jeotermal kaynaklardan enerji elde etme süreçleri ile sismik faaliyetler arasında kuvvetli bir ilişki olduğu belirlenmiş. Araştırmacılar bu bölgedeki depremlerin sıklığının, enerji üretimi sırasında yeraltından çekilen ve yeraltına verilen suyun hacmine bağlı olarak değiştiğini söylüyor. Ancak bu sürecin depremler üzerinde dolaylı bir tetikleyici etkisi olsa da doğrudan bir ilişkiden bahsetmek hatalı olabilir. Bu örneği baz alarak yorumda bulunacak olursak büyük ve yıkıcı depremlere yol açmaz ancak faaliyet gösterdikleri bölgelerde mikro-deprem veya mikro sismisite denilen küçük ölçekli (genellikle 1.0 - 2.0 büyüklüğünde) sarsıntıları tetikleyebilir yorumunda bulunabiliriz. Elbette bu bir yorumdur, aslolan yapılacak bilimsel araştırmalar ışığında yapılacak resmi açıklamalardır.

Değerli dostlarım elbette jeotermal enerji diğer tüm yeşil enerji türleri gibi doğru mühendislik uygulamaları ve çevreye duyarlı teknolojilerle, doğayla uyum içinde kullanıldığı vakit gerek yerel istihdamın desteklenmesi, enerji ithalatının azaltılarak ülke ekonomisine artı katkı değer sağlanılması, gerekse de düşük ve orta sıcaklıktaki jeotermal suların şehirlerin merkezi ısıtma sistemlerinde, konutlarda ve termal turizm tesislerinde doğrudan kullanılması ile enerjide dışa bağımlılığı azaltması, bunun yanı sıra ise mevsim dışı ve sert iklimlerde bile seraların ekonomik ve sürdürülebilir şekilde ısıtılmasının sağlanılması ile kesintisiz üretim yapılması noktasında ciddi fayda ve katkılar sağlayan önemli bir temiz ve çevre dostu yenilenebilir enerji türüdür. Önemli olan her nimet gibi Allah’ın insanlığa sunmuş olduğu bu yerli ve milli nimeti de insanlarımızın ve insanlığın faydasına en verimli şekilde kullanmaktır.

Bu sebeple üzerinde durmamız gereken asıl soru başlıkları şunlar olmalıdır mı? Özellikle şehrimiz Aydın özelinde soracak olursak; ülkemizin en zengin jeotermal kaynaklarına sahip illerinden biri olarak öne çıkan şehrimizde bölge ilimiz Afyonkarahisar kadar tanınır sağlık ve kültür turizmi açısından önemli bir lokasyona sahip bir termal otelimiz var mı? Ya da şehrimizin konutları, kamu binaları ve yahut herhangi bir termal turizm tesisinin merkezi ısıtma sisteminde jeotermal enerjiden faydalanılabiliyor mu? Ya da şehrimiz sınırları içerisinde bulunan jeotermal santrallerin çevre koruma, kamu sağlığı ve tarımsal sürdürülebilirlik açısından hayati öneme sahip denetlenmeleri ciddi anlamda sağlanıyor mu? Son olarak şehrimiz özelinde elektrik ve enerji üretimi yapan yerli öncü bir jeotermal firmamız var mı? Bu sorulara öncelikle cevaplar aramalıyız.

Bu sorular beraberinde Jeotermal Enerji Santrali (JES), Kaynak Arama Projesi ve ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçlerinin daima tartışma konusu olduğu Aydın’ımızda; Jeotermal Enerji Tesisleri’nin faydaları, zararları, artıları ve eksileri noktasında yapılan araştırmalar ışığında kısmen de olsa bir bilgilendirmede bulundum. Dileriz yapılacak her yatırım şehrimize, insanımıza ve insanlığa hizmet amacı güder aksi takdirde insanlığa hizmet etmeyen yatırımlar sadece şahsı finansal kazançlara dönüşür bu durum da gelecek adına sürdürülebilir bir yaşam, insan refahı, Dünya’nın sağlığı ve toplumsal adalet açısından tehlike arz eder. Bu duygu ve düşüncelerimle herkesi selamlıyor, sevgilerimi ve hürmetlerimi sunuyorum.