Gazetecilik mesleğine 1986 senesinde okulunda okurken alaylı olarak başladım. İstanbul’da yayımlanan Sivas’ın Sesi gazetesi ilk ciddi gazetecilik deneyimini edindiğim yer oldu. Ardından ulusal çapta gazetecilik serüvenim başladı. Beni İstanbul Tıp Fakültesi ‘Çapa’ acil servisi önünde nöbete koydu, Bekir Aydın şefim!.. Sonra İstanbul’un neredeyse her köşesinde, bucağında, hastanesinde, karakolunda, adliyesinde, semtinde, mahallesinde, sokağında haber kovaladım. Oralarda haber peşindeyken çok ayaz yedim, çok duvar aştım, çukurlardan, engellerden atladım ama hiç haber atlamadım.

Gece çalıştım, gündüz çalıştım; asayiş, magazin, terör, siyaset, kültür, sanat alanlarında haberlere imza attım. Çeşitli gazete, dergi, ajans ve TGRT, Kanal 6, Olay TV, Star gibi bir çok TV kanalında devam etti gazetecilik hayatım... Muhabirlikten yönetmenliğe kadar bir çok kademede görev yaptıktan sonra “gazetecilik etiği” endişeleri ile belgesel mecrasına kaydım. TRT’de bazı belgesellere ve programlara metin yazarı, senarist, yönetmen olarak katkılarım oldu. Bir ara iktidar ve ana muhalefet partisinin her ikisi için de seçim kampanyalarında ‘profesyonel olarak’ yönetici oldum.

Dönemin siyasi sathı maili, bazılarının okyanus ötesine meyli, kimilerinin küresel odaklara uzayan oluşumları ve bir takım ideolojik at gözlükleri takmış kafalar beni pek sevmedi.
Zaten benim de onlara kendini sevdirmek gibi bir derdim de hiç olmadı.
Dik durdum, boyun eğmedim; çok ama çok zor durumlarda bırakıldım fakat eyvallah etmedim; çekip gittim!

Şu ana kadarki ömrümün son 10 yılını arada kimsenin pek okumadığı bazı köşe yazıları yazmak dışında mesleğimle alakalı hiç bir iş yapmadan, günlük iaşemi sağlayan işlerle uğraşarak, uzlette, içime ve doğaya bakıp orada yol alarak geçirdim.

Tabii insan bir şeyin içindeyken onun hayhuyundan o şey hakkında derinlemesine bir analiz yapma eyleminde olamıyor. Dolayısıyla zaten etik sebeplerle ve çeşitli kliklere hizmet etmemek için uzaklaştığım gazetecilik mesleğini, ondan uzak yaşadığım bu zaman diliminde gözlemledim.

Gazeteciliğin iktidar, sermaye veya başka bir dış baskı altında vicdanlı ve ahlaklı yapılamayacağına dair olan gençlik yıllarında edindiğim izlenimlerim bu süreçte fikir haline dönüştü.
İyice anladım ki gazetecinin gücü; kimseye, hiç bir dış etkiye maruz kalmadan "inandığı her şeyi yazabilecek özgürlüğe” ve fakat “duyduğu her şeyi yazmamak vicdanına” sahip olmakta saklı!

Aslında kavram olarak gazetecilik, benim açımdan “mevcut şartlar altında” bu ideal haline ulaşmak pek de mümkün olmadığı için bir ütopya; ütopya olduğu için de bir hedef!

Hedef demişken...

İşte tüm bu zihinsel ve fiziki halet içindeyken; bazı mecburiyetlerim ve tabii ki şahsımı bu haleti ruhiyemle kabul edebilen, biraz önce ifade ettiğim habercilik anlayışına yakın bir vizyona sahip olduğunu gördüğüm Hedef gazetesinin kıymetli imtiyaz sahibi Bülent Akgün, içimde küller altında köz halinde yatıp duran gazeteciliğimi yeniden alevlendirdi ve beni yeniden mesleğe “döndürdü.”

Bülent Akgün’ün; aşırı paylaşım akışıyla anlamsızlaşmış, hayatı yansıtmayan, olayları formatlayan, bilgi vermekten ziyade sosyal medya trendlerinden türeyen “nicel” gazetecilikten uzak; nitelikli, etkili, kendi durduğu yerden dünyaya ve olaylara bakan bir gazete inşa etme isteği, beni de bu “Hedef”e dahil etti.

Hasılı kelâm..

Hadiseleri denetlemek ve aktarmak misyonunu kaybetmeden “etkin” bir gazetecilik yapmak için bundan sonra burada ‘AYDIN HEDEF’te olacağım.

Tekrar merhaba!