İlk zamanlarda Gogol’ün paltosuyla, içinde yaşadığı toplumun arasında dolaştı! O palto sırtındayken insana dair yaptığı gözlemleriyle ilk romanı olan “İnsancıklar”ı yazdı!
“Yeni bir Gogol doğdu” dediler, onun için.
Bir süre sonra o paltodan sıyrılıp, bu sokaklara taşan insancıkların etine, sinirine, kemiğine, damarına, kanına sızdı... Kalabalıklar içinde küçücük olan insancıkların, büyük dünyasına; ruh alemine daldı.
İnsanın iç çatışmalarını konu edinen, zihin dünyasına bakan, ileride doğacak varoluşcu edebiyata nüve, hatta Camus’dan Nietzche’ye Freud’dan James Joyce’a kadar örnek, ilham, kaynak olacak ve dahi bugün benim bile şu anda şu klavye üzerine yazmaya çalıştığım yazı dahil tüm ‘modern yazın’ı var edecek eylemlerini başlatacağı “Yeraltından Notlar”ını yazdı.
Varoluşçuluktan, nihilizme, psikanalizden, bilinç akışına insan bilincinin derinliklerini ve absürtlüğünü inceleyen tüm kendinden sonrakilerin ortak paydası, kesişme noktası, modern insanın içsel çatışmalarının, insan psikolojisinin deşifre edicisi, insan zihninin “yeraltı dünyasının” haritacısı, ahlakın ve suçluluk duygusunun babası olan “bu adamın” eserlerinde insan doğasına ait gördüklerinden Camus ‘Başkaldıran İnsan’ı, Nietzsche ‘Üstinsan’ı çıkardı!
Evet! Tabii ki Dostoyevsi’den bahsediyorum!
*
Bir zamanlar bir dostum (Erkan B.) sayesinde Ankara’dan İstanbul’a taşındığı ilk günlerinde maalesef erken biten ömrünün son yıllarında kendisiyle tanıştığım, öyle pek vakit geçirmemiş olsak da “Dostoyevski, Tarkovski, Vicdan ve Hakikati aramanın büyük paydasında buluştuğumuz” için belki de “birbirimizi iyi anladığımızı düşündüğüm” düşünür Ulus Baker "Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz" derdi...
Hele söz konusu olan Dostoyevski’nin neşteriyle derin kesikler attığı insan ise...
*
Her şeyi anlamak pek mümkün değil çünkü!
Çiftçiliği icat edip milyarlarca ton buğday/un üretmek üzerinden “medeniyet kuran” insanın; eti/köfteyi kendine saklayıp, ekmeği/unu; doğalarını iğdiş ederek kendisine mahkum ettiği etçil kediye, etçil köpeğe uzatmasındaki çelişkiyi anlamak...
Makarnaya mahkum ettikleri “ekmek yoksa pasta yesinler” dedikleri kitlelerden ordular kurup, onların canları ve kanları sayesinde zaferler kazanıp, kemiklerinin gömüldüğü tepelere heykellerini yaptıranların...
Ya da onların günümüze yansıması olan...
Kendileri bal, kaymak, pirzola, biftek, ıstakoz, karides, havyar yiyip; asgari ücrete, üç kuruşa, desteğe, sadakaya, sosyal yardıma, bağışa mahkum ettiklerinden oy devşirdikleri sandıkların üzerinde yükselip “bakın size ne kadar da hizmet ettik” diyerek...
Billboardlarda poz verenlerin...
Gece yastığa “rahatça” baş koyabilmelerindeki çelişkiyi anlamak...
Pek mümkün değil...
**
Dostoyevskiye dönelim!
Aslında ondan hiç ayrılmadık..
Ne zaman insan psikolojisinden , onun karanlık yanından, ona dair zaaflardan bahsetsek zaten bir Dostoyevski karakteri kılık değiştirmiş bir Raskolnikov bir Karamazov olarak yanımızda duruyordur.
Ya da siz ne derseniz deyin...
Koyun bu isimlerin yerine, mesela; bugün herhangi bir...
hırsına yenilmişi...
hırsızlığa yeltenmişi...
yetimin hakkını yemişi...
teraziyi kendinden yana eğmişi...
koltuk sevdasına erdemden kopmuşu...
dün sövdüğüne bugün övgüler dizmişi...
her mevsim gömlek değiştirmişi...
ceket iliklemişi...
“Hep beni övsün, hiç eleştirmesin” demişi...
“Benden başkasının sesine ses olmasın” istemişi...
***
Dedim ya...
Dostoyevski hep yanı başımızda...
Ömrünce yazdıklarıyla insanı deşmesi/deşifresi yetmezmiş gibi...
Ölmeden hemen önce söylediğiyle de... Yine yanı başımızda!
Ne demiş bir bakalım...
Son nefesini vermeden önce eşi Anna'ya dönüp:
"Seni şimdiye kadar hep tutkuyla sevdim, hiç aldatmadım; düşüncede bile!"
Bu sözler, eşine olan büyük bir sevginin ifadesi olarak değerlendirilebilir tabii ki...
Ama ...
Karamazov Kardeşler romanında Peder Zosima’nın ağzından...
"Cehennem nedir bilir misiniz a dostlar? Cehennem, daha fazla sevememekten doğan acıdır”... dese de... Dostoyevski bir çok eserinde “insanın bencil doğası ve zaafları nedeniyle her zaman sevemeyeceğini” sıkça gösterir.
Bu yüzden ölmeden hemen önce eşi Anna Grigoryevna'ya söylediği "Seni şimdiye kadar hep tutkuyla sevdim, hiç aldatmadım; düşüncede bile..." sözündeki asıl mesele... “Sadakat”... bence!
Yani “Aldatmamak”!
Çünkü “aldatmak, kolay olandır”!
İnsanın “aldatılmaya karşı baş edilemez eğilimini, temelsiz, çürük, boş laflara, yalanlara sürekli aldanıp duran bir varlık olduğunu” bilerek...
“Her seferinde”
“Her seçimde”
“Aldatmak” kolaydır.
Aldatılmaya karşı baş edilemez eğilimleri nedeniyle gerçekler ortadayken göz göre göre yalanlara inananlar; gönül ölçeğini, sezgilerini, vicdanlarını bir kenara bırakarak aldananlar da... En az aldatan kadar suçludur, tabii ki!
Hem ne demişti Cafer Baba:
“Bu dünyânın devranına / Aldanma gönül aldanma /
Zilli çanlı kervanına / Aldanma gönül aldanma”