Bu millet neler yaşadı, neler atlattı…
Sadece depremleri, yangınları, ekonomik çöküşleri ya da siyasi fırtınaları değil;
aynı zamanda görünmeyeni, dile dökülemeyeni, içten içe ruhu kemiren adaletsizlikleri de…
Görünürde sağlam kalan binaların ardında, çürüyen vicdanlar vardı.
Güldüğü sanılan yüzlerin ardında bastırılmış gözyaşları, susturulmuş haykırışlar…
Her evin içinde bir yıkım yaşandı;
Bir babanın sessizliğinde, bir annenin yorgun ellerinde Ahmet’in haklı davası vardı sadece…
Her sokakta bir çığlık yankılandı, ama kimse duymamış gibi davrandı.
Her insanın gözünde bir hikâye, ama çoğu anlatılamadan unutturuldu.
Ve biz?
Biz hâlâ ayaktayız.
Sarsılsak da çökmeyen, yaralansak da pes etmeyen bir milletin evlatlarıyız.
Ama artık başka bir eşiğin eşiğindeyiz.
Zaman, yalnızca “ne yaşadık” sorusuyla değil;
“Ne öğrendik, ne hatırlıyoruz, neye dönüştük?” sorusuyla yüzleşmemizi istiyor.
Çünkü zaman artık bir kronoloji değil; bir bilinç terazisi.
Bugün yalnızca yaraları sarmak değil mesele.
Aynı yaraları yeniden açmamak için hangi değerde birleşeceğimizi hatırlamak…
Sorgulamadan inanan, susarak rıza gösteren bir topluluktan;
gören, anlayan, sorgulayan, vicdanıyla hareket eden bir topluma evrilebilecek miyiz?
Dünya değişti.
İnsanlık, konforla vicdan arasına sıkıştı.
Artık ne doğru bilgiye kolay ulaşılıyor, ne de saf bir merhamete…
İnsanlar çok şey biliyor ama az şey hissediyor.
İlişkiler yüzeyde, değerler pazarlanabilir, inançlar araçsallaşmış…
Ahlak artık içten gelen bir ilke değil, dıştan gelen bir denetim korkusu.
Ve biz, bu yeni dünyanın neresindeyiz?
Hatırlamak için mi yürüyoruz, yoksa unutmak için mi?
Yüzleşmek için mi bakıyoruz aynaya, yoksa kandırılmak için mi?
Belki de asıl felaket; hissedemeyen, fark edemeyen, tepki veremeyen insan hâline dönüşmektir.
Oysa bizim milletimizin özünde, bir zamanlar her şeyin ötesinde bir adalet, bir merhamet, bir “insan olma onuru” vardı.
Ve belki de bugün en çok ona dönmek gerekiyor.
Hatırlamak için, iyileşmek için, insan kalabilmek için…
Çünkü insan, aslında öğrenmiyor.
Hatırlıyor.
Ve kim hakikatini hatırlarsa, o kazanacak.
Çünkü yaşam, acıya rağmen yaşamayı bilenlerindir.
Ve artık insanlık başka bir hale evriliyor.
Bu bir teknoloji çağı değil; bu, bilinç dönüşümünün çağı.
İnsan artık sadece bilgiyle değil, şuurla sınanıyor.
Kalbin ne kadar açık, ruhun ne kadar uyanık, ne kadar dürüstsün kendine karşı…
İşte bunlar belirliyor artık kim "insan", kim sadece görünüşte bir "varlık".
Ama sorun şu ki:
Kendini bilmeyen, bileni çekemez.
Kendini inşa edemeyen, başkasını yıkmak ister.
Ve “insansılarla” aynı evrende yaşamak, gerçekten zor bir zanaattır.
Ama işte bu noktada, dengeyi bilen kazanır.
Çünkü denge, bilgiyle değil; idrakle kurulur.
Ve bu da sadece hatırlayanlara verilir.
Unutanlar sistemin içinde döner durur; hatırlayanlar kendi merkezinde kalır.
Platon, “Öğrenmek, hatırlamaktır” derken bunu anlatıyordu.
Ruh, zaten bildiğini hatırlamak için bu dünyaya gelir.
Ama unutmak daha kolaydır.
Çünkü hatırlamak; acıyı, sorumluluğu, kendine ayna tutmayı da getirir.
Bugün içinde yaşadığımız dünya; gerçek ile sahte olanı, insan ile taklit olanı ayırmanın sınavıdır.
Kimi hâlâ “mutluluğun” peşinde; oysa çağ bizi gerçeğin eşiğine getiriyor.
Artık hiçbir illüzyon tutunamıyor.
Yüzleşmeyen, çöküyor.
Saklanan, çözülüyor.
Gerçek olan ise sadeleşiyor, güçleniyor, derinleşiyor.
Peki ne yapmalı?
• Kendini bil.
Zira kendini bilmeyen, hiçbir şeyi yönetemez.
• Kendine sadık kal.
Dış sesler çok olacak ama iç sesin, senin rotandır.
• Hayırda buluş.
Bu çağda en yüksek koruma: fayda üretmektir.
• Hakikatinden şaşma.
Çünkü gün sonunda hakikat, her şeyi olduğu yere döndürür, gerçek insanı üstün kılar…
"Kendini unutan, sistemin kölesi olur. Hatırlayan ise insan olur. "Tüm mesele insan olmayı becerebilmekti…
— Aslı Ekici